6/11/2009 · Kategori: RÖPORTAJ
Adıyamanlı Gazeteci-Yazar Nevzat Çiçek, kaleme aldığı “İtirafçı” kitabıyla Türkiye gündemini değiştiren kişi oldu. Çiçek bugüne kadar Nokta Dergisi, Bugün, Taraf ve Sabah Gazetesinde çalıştı.
Özelikle Nokta Dergisinde çalıştığı sırada 12 Eylül ile ilgili yaptığı bir haberden dolayı derginin kapanmasına yol açanların başında geliyordu.
Doğru ve objektif haber anlayışına sahip olduğu gibi tarafsız, araştırmacı gazetecilik anlayışına da büyük önem verdiğini söyleyen Çiçek, Mesleki yaşantısıyla birlikte son zamanlarda içinde bulunduğu çalışmalarını anlattı.
Sabah Gazetesi haber servisinde Editörümüz Abdulkerim Sonkaya’ yı ağırlayarak kendisine yöneltilen soruları cevaplandıran Gazeteci-Yazar Nevzat Çiçek, meslek yaşantısında sürekli sahada olmak, haber yapmak, bu mesleğe eleman kazandırmak, ders vermek ve buna paralel olarak da akademik kariyerini yerine getirmek kendisinin en büyük hedeflerinden biri olduğunu söyledi.
- Nevzat Çiçek kimdir? Biraz kendinizden bahsedebilir misiniz!
1977 Adıyaman –Gerger doğumluyum. İlkokulu Gerger Cumhuriyet’te ortaokul ve liseyi ise İstanbul’da okudum.1994 yılında lise’yi iki buçuk yıl içinde bitirdikten sonra beş yıl aile şirketinde çalıştım. İçimdeki okuma hevesini atamadığım için 2000 yılında Kazakistan’da Sosyoloji okudum. Kazakistan’daki şartlar uygun olmadığından dolayı aynı yıl İstanbul’a dönerek İstanbul Ticaret Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemlerini ve Anadolu Üniversitesi’nde kamu yönetimi bölümlerinde okul hayatıma devam ettim… Bir ara İstanbul Teknik Üniversitesi Konservatuar sınavlarına girip kazandıysam da o bölüme devam etmedim.
- Gazeteciliğe ne zaman, nerede başladınız? Nerelerde çalıştınız?
Okul yıllarında gazetecilik, hukuk ve kamu yönetimi en çok okumak istediğim bölümlerdi. Biraz geç olsa da gazetecilik bölümünde ve kamun da bunu sağlayabildim. İstanbul Ticaret Üniversitesi 2000 yılında yeni kurulan bir üniversite olduğu için 54 arkadaşla oranın ilk öğrencisi oldum. Ticaret hayatının verdiği girişkenliği okulda çok rahat kullandım. Okul adına çıkarılan “İtalik” Dergisi’nin kuruluşunda yer aldım. Aynı ismi taşıyan ve İstanbul’da yayın yapan üniversitenin televizyon ve radyosunda çalıştım.
Aydın Doğan Genç İletişimciler yarışmasında en iyi röportaj dalında aldığım Türkiye ikinciliği bana profesyonel gazeteciliğin kapılarını açtı. Üniversite ikinci sınıfta Kanal D Ana Haber’de Mehmet Ali Birand’la çalıştım. Kanal D’ deki zorunlu stajımdan sonra Nokta Dergisi’nde çalışmaya başladım. Nokta Dergisi’nde 12 Eylül’le ilgili olarak yaptığım bir haber derginin kapanmasına yol açtı.
Nokta’dan sonra Bugün Gazetesi’nde çalıştım. Nokta Dergisi’nin Alper Görmüş liderliğinde tekrar açılması üzerine yine Nokta Dergisi’ne döndüm. Nokta’da yayınladığım “Günümdeki sivil eylemler ne kadar sivil” haberi üzerine dergi polis tarafından basıldı ve üç hafta sonra yayın hayatına son vermek durumunda bırakıldı. Dergi’nin kapanması üzerine Doğu ve Güneydoğu’da tarikatlar ve Kürt meselesi üzerine çalıştım ve bu çalışmayı “Puşi ve Sarık” ismiyle kitaplaştırdım. Taraf Gazetesi’nin kuruluş çalışmasında bulundum.

Gazetede önce muhabirlik daha sonra ise Yurt Haberler Müdürlüğü Görevini icra ettim. Özellikle Ergenekon Soruşturması nedeniyle yaptığım haberlerden dolayı Taraf’ta da hakkımda 11 dava açıldı. Ocak 2009 yılında kitap çalışmalarına zaman ayırmak ve incelemeleri tamamlamak için Taraf’tan istifa ettim. Çeşitli Ülkerlerdeki araştırmalarımı kitaplaştırarak “İtirafçı” ve “Abdülkadir Aygan anlatıyor: Gerçek Cellât Kim” kitaplarını yazdım. Bu çalışmalarla birlikte TESEV’e danışmanlık yapıyorum. Şuan Sabah Gazetesi Haber Merkezi’nde çalışıyorum.
- Sizce Gazetecilik mesleğinize başlamanızdaki en önemli unsur neydi?
Eskilerin deyimiyle gazetecilik şerefli bir meslektir ve bende gazeteciyim. Bu mesleğe bir şeyleri eleştirmeyip değiştirmek için girdim. İdeallerimi gerçekleştirmede gazetecilik hem beni rahatlatıyor hem de düşüncelerimi geniş kitlelere aktarma fırsatı veriyor. 
Ben bu ülkenin basını düzeldiği zaman toplumun da düzeleceğine inanıyorum ama basının düzelmesi için de basındaki arkadaşların yani bizlerin bu toplumu tanıması gerekiyor. Ticarette yaptığım işin çok fazlasını kazanırken her şeyi elimin tersiyle ittim ve bu mesleğe girdim. Çok büyük zorluklar yaşadım. Ciğeri beş para etmez insanlara çay taşıdım ancak yine de pes etmedim. Bu topluma bir şeyler verebilme ve kendimi yetiştirebilmek adına bu mesleğe girdim dersem doğru olur.
- Kısa bir süre önce kaleme aldığınız “İtirafçı” adlı eseriniz Ülke gündemini sarstığı gibi Ulusal medyada da büyük yankı yaptığı görüldü. Bu kitapta tartışılması gereken en önemli etken nedir?
Benim gazetecilik anlayışım “ezberi bozmak” üzerine kurulu. Ben hiçbir zaman klasik bir gazeteci olmadım ve olmaya da pek niyetim yok. Bu meslekte hep uçurumun kenarında dolaştım ama doğru bildiğimi de haykırmaktan ve yazmaktan geri durmadım. İtirafçı kitabında da aynı yolu izledim. Devletin bir dönem “Terörle Mücadele adına” kullandığı bu insanların hayatlarına toplumun bilmesini istedim. Bir çok insanın kabusu olan ve Türkiye’nin karanlık dönemi olarak adlandırdığım “Faili Meçhul Cinayetleri ve PKK ile yapılan mücadelede ortaya kanunsuzlukları”halkın bilmesini istedim.
Ergenekon Soruşturması ile birlikte itirafları çok tartışılan itirafçıların nasıl bir ruh haline sahip olduklarını ve devlete nasıl hizmet verdiklerini belgeleriyle kamuoyuyla paylaştım. Bu insanların kahraman mı yoksa hain mi olduklarının kamuoyunda tartışılmasını istedim ve eseri kaleme alırken de söylediğim gibi “Bu tip eserlerin Türkiye’nin demokrasi yolculuğunda bir rüzgâr görevi görmesini” istedim. Bu kitap bize geçmişimizdeki acılardan hepimizin sorumlu olduğu gerçeğini veriyor. Yapılan yanlışların bir daha tekrarlanmaması için, insanların insanca yaşayacakları bir ülke olmamız için geçmişte çektiğimiz acıları gelecekte çekmememizin yolunu bize öğretiyor.
- Kitapta kimler niçin itirafta bulunuyor ve ana hatlarıyla kimlerden bahsediyor?
Kitapta Yüksekova Çetesi’ni ortaya çıkaran Kahraman Bilgiç başta olmak Abdülkadir Aygan, İbrahim Babat gibi itirafçılar gerçekleştirdikleri cinayetleri ve PKK’ya nasıl katıldıklarını anlatıyorlar. Kendilerinin nasıl itirafçı yapıldığını bu insanlar ilk defa bu kitapta anlatıyor. Susurluk sürecinden, Ergenekon Sürecine, PKK’dan JİTEM’ kadar olan yolculuklar anlatılıyor. Kitapta ayrıca o dönem itirafçıları kullanan Hasan Kundakçı ve Erdal Sarızeybek gibi komutanların anlatımlarına yer veriliyor.
- Kamuoyunda büyük yankı yapan eserin yayınlanmasıyla birlikte her hangi bir tehdit söz konusu oldu mu?
Nokta Dergisi’nde yayınladığımız “Darbe Günlükleri”nden bu yana sürekli tehdit alıyorum ancak artık sıradan bir olay haline geldi. 
Taraf Gazetesi’nde çalışırken yaklaşık yüz gün bütün sosyal hayatımdan uzaklaşmak zorunda kaldım. Özellikle Dağlıca ve Aktütün haberleri tehdidin şiddetini artırdıysa da Allah’a şükür bir şey olmadı. Bütün bu tehdit algılamalarında ben daima iki şeye baktım. Bir yaptığım işin yanlış olduğunu söyleyen yoktu dolayısıyla onlar da doğru diyordu ancak hoşlarına gitmiyordu.
Bu doğruluk rahat olmamı sağlıyordu. İkinci olarak annemin duasını hep yanımda hissettim ve sanırım o benim için çok büyük rahatlama kaynağı oldu. Bu kadar tehdide rağmen bir gün bile polis korumasını kabul etmedim. Allah korusun başıma bir gün bir şey gelse bile vicdanen rahat olduğum için yaptığım işin bedelini ödedim derim. Bu ülkede insanlar inandıklarını söylemek için bedel ödemeyi de göze alabilseler emin olun bu kadar hukuksuzluk ve adaletsizlik olmayacak.
- Bu kitabı çıkartmadan önce Taraf Gazetesinde çalışıyordunuz. Kitabın yayınlanmasıyla birlikte Sabah Gazetesine transfer oldunuz. Bu transferde yayınlanan kitabın rolü oldu mu?
Belki Megalomanca olacak ancak ben meslek yaşamım boyunca sürekli olarak teklif aldım. Nokta ve Taraf’ta çalışırken daha yüksek paralarla insanlar teklifte bulundu. Ama iş ahlakımda bir yerde çalışırken başka bir yerle anlaşmak olmadı. Bu nedenle Sabah, Habertürk ve başka kurumlardan zaten çalışırken teklif almıştım. Bu kitapların teklif almamda bir etkisi odlumu onu bilmiyorum ama daha önce teklif aldığım için sanırım işimi düzgün yapmanın etkisi oldu.
Sabah’a başladıktan beş gün sonra “Abdülkadir Aygan Anlatıyor: Gerçek Cellat Kim” adlı kitabım çıktı. Bu kitaplarla birlikte danışmanlık anlamında çok teklif aldım. Daha önce az sayıda konferanslar şimdi daha da çoğalmaya başladı. Gerek yurt içi ve gerekse de yurt dışı televizyon yayınlarıyla ve yazılı basınla yaptığımız röportajlar arttı. Bunlarda tabi yeni teklifleri beraberinde getiriyor.
- Mesleki kariyeriniz itibariyle bundan sonraki hedefiniz nedir?
Meslek yaşantımda sürekli sahada olmak ve haber yapmak istiyorum. Bunun yanında da mesleğe eleman kazandırmak adına daha çok dersler vermek istiyorum. Mesleğe paralel olarak akademik kariyerimi de yapmak istiyorum. Ben çok uzun planlar yapmayı sevmiyorum ancak bir gün bu ülkenin düşünce iklimine gerçekten bende çok fazla katkı vermek istiyorum. Kısa sürede yapmak istediğim aktivitenin başında batı basınını yerinde gözlemlemek ve bunu bir kitap halinde yayınlamak sanırım.
- Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
Özellikle genç arkadaşlarımdan şunu rica ediyorum; kendi kültürlerini, kendi memleketini ve insanlarını çok iyi tanısınlar. Çok okusunlar ama asla ve asla dünyaya dar bir pencereden bakmasınlar. Kendi ideolojilerini oluşturmadan bir ideoloji peşinde koşmasınlar. Çünkü o zaman hem kendilerine hem de peşinde koştukları ideolojiye en büyük kötülüğü yaparlar. Nalbantlık yapıyorlarsa en iyisi için uğraşsınlar, doktorluk yapıyorlarsa alanlarında söz sahibi olsunlar. Şikâyet edip çok eleştirmesinler eleştirdikleri şeyi değiştirmeye çalışsınlar. Özellikle kendi derneklerinin yönetimlerine ve çalışmalarına girsinler ve asla uzak durmasınlar. O dernek ve vakıflar onların sosyal gelişimi için en iyi okullardır. Unutmasınlar ki dünyada bir insan bir şey başarmışsa onu kendileri de başarabilirler.
ADIYAMAN GAZETESİ
13.10.2009 14:14:00
http://www.gazeteadiyaman.com/?KAT=NEWS&CID=6170
GECE GÜNDÜZ DEMEDEN DÜNYAYI TAŞIYORLAR...
DÜNYANIN BÜTÜN YÜKÜ ONLARIN SIRTINDA... Hamallık mesleği kendi içerisindeki disiplini ile İngiliz Anayasasından farksız. Osmanlı Dönemi’nde Kürtler ve Ermeniler arasında iktidar mücadelesine sahip olan bu meslek, kendi bünyesinden dünyanın en yaşlı insanı olan Zaro Ağa’yı çıkarır. Kendilerine has sigorta anlayışını kendi içerisinde geliştiren hamalların günümüzdeki en büyük dertleri değişen iş kolları ve “bel fıtığı”
Eski kartpostallara bakanlar İstanbul’da ne çok değiştiğinin ayırdına varırlar. Galata Köprüsünde eski Türk filmlerinde gördüğümüz tahta bavulu her ne kadar göremesek de, o sahnelerdeki hamallar zamana karşı durmayı becerebilen ender mesleklerden biri olarak duruyorlar. Batılı gezginlerce “Her kül” ve “ İnsani Eşekler” olarak adlandırılan hamalların kâğıt üzerinde bulunmayan kuralları İngiliz Anayasası’ndan daha katı bir şekilde işliyor. Kurallar o kadar sıkı ki asla yıkılmasına müsaade edilmiyor. En önemli unsurun güven olduğu “Hamal Piyasası” da sosyal gelişmelerden nasibini alıyor. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla birlikte Ermeni Hamallar ile Kürt Hamallar arasındaki mücadele Ermeni Hamalların üstünlüğüyle sona eriyor. 1908 yılında Avusturya mallarına karşı boykotun öncülüğünü de Kürt Ali isminde bir hamal yapıyor. Kendi bünyelerinde çok renkli kişilikler çıkaran hamalların en tanınmış siması 160 yıl yaşayan Zaro Ağa. Bugün Eminönü’ndeki iskelelerde çalışan yaklaşık bin beş yüz hamal kendi temsilcilerini belediye meclisine sokacak kadar güçlü. Mesleğin yavaş- yavaş bittiği bu piyasa da en büyük rakip kargo şirketleri ve değişen ticaret anlayışı… Herkesin tek bir belası var oda “bel fıtığı”
Arkalık mı, semer mi?
Hamalların dünyasını yakından tanımak amacıyla, önce onlardan birini bulup bu dünyanın sırlarını öğrenmek gerekiyor, çünkü gazetecilerle araları çok iyi değil. Hamallar yük taşıdıkları bölgeye “iskele” diyorlar. Hamalların yük taşımak için kullandıkları eşyanın ismi “Semer” ve “Arkalık” olarak değişiyor. Arkalık Şişli’de yaptırılıyor ve beş altı kilo civarında ve yaklaşık 150 YTL civarında. Bize hamalları anlatacak kişi Zeynel Tekin kendisi Adıyamanlı. Eminönü bölgesinde çalışan hamalların çoğu Adıyaman ve Malatyalı olup azda olsa Kastamonulu var. Zeynel Dayı’nın anlattığına göre eskiden birisine kız verecekleri zaman “iskele yoksa kız da yok” derlermiş bu yörelerde. Zeynel Tekin aynı zamanda Kızılay Kan verme şampiyonlardan, şuana kadar 76 defa kan vermiş. Daha önce Kazlıçeşme’de hamallık yapmış, orası Tuzla’ya taşınınca Çakmakçılar iskelesine gelmiş. Eminönü’nde bulunan belli başlı iskeleler Fincancılar, Çakmakçılar, Meydancık, Kapalıçarşı, Asmaaltı, İplikçiler, Kazıcılar ve Sirkeci İskeleleri. Buralarda yaklaşık bin üç yüzle bin beş yüz kişi çalışıyor. Eskiden bu iskeleler çok değerliymiş. Bir kişi yerini çok rahat bir şekilde 25–30 bin YTL’ye satabilirmiş ama işlerin azalması ve İstoç, Tuzla, Ambarlar gibi yerlerin oluşmasıyla değerleri gitgide düşmüş. Şu an ne alan ne de satan varmış. Zeynel Dayı'nın anlattığına göre eskiden beş sene çalıştığınızda kazandıklarınızla iki daire satın alabilirmişsiniz. Şimdi Bırakın daire almayı karnınızı doyuramıyorsunuz diyor. İskelenin nasıl satın alındığına gelince; ya birisi yerini satacak ya da ağabeyinizin, kardeşinizin veya babanızın yerine geleceksiniz. Bunun dışında iskelede yeni bir yer açılması söz konusu değil. Zeynel Dayı’nın çalıştığı Çakmakçılar İskelesi’nde yüz bir kişi çalışıyor. Eminönü’nde işlerin azalması ve taşınmanın gündemde olması sebebiyle şimdiden İstanbul Toptancılar Çarşısı’nda yer tutmuşlar. İSTOÇ’taki hâkimiyet kavgasında silahların konuştuğunu biz anlatılanlardan öğreniyoruz.
Kâhya-Kâtip
Kolbaşı-Kesedar...
İskele deyip geçmeyin, oluşturulan kurallar aynı İngiliz Anayasası gibi. Kâğıt üstünde hiçbir şey yok ama her şey kendi içerisinde tıkır- tıkır yürüyor. Sabah saat yedi sekiz arası açılan sandıkta her hamalın bir bilekliği bulunuyor. O saatler içinde bilekliğini aldığınızda işe geldiğiniz belli oluyor. Sandık kapandıktan sonra gelmeniz bir işe yaramıyor. Çalışsanız bile size o gün pay verilmiyor. Çakmakçılar İskelesi'nde olduğu gibi her iskelenin bir başkâtibi var. Başkâtibin altında da üç kâtip var. Bunların görevi gelen giden malı kaydetmek. Her hamal taşıdığı malı kâtiplere yazdırır. Kâtipler akşam kâğıtları toplayarak kime ne kadar mal taşınmışsa onu başkâtibe iletirler. Kolbaşılar tarafından verilen listeler ışığında toplanan paralar başkâtibin kayıt altına almasından sonra kesedar vasıtasıyla o gün pay edilir. Artan küsurat da kasaya konulur. Küsuratların konulduğu kasa senede bir sefer açılır, eğer harcamalardan para kalmışsa pay edilir. Burada sadece bir kişi iki pay alır. O da kâhyadır. Kâhya o iskelede bütün hamalların başıdır. Hamallar tarafından seçilir, yine hamallar tarafından düşürülür. Kâhyanın, esnaf tabir edilen hamallar ve tüccar tabir edilen dükkân sahipleriyle iyi ilişkiler içerisinde olması gerekiyor. Çakmakçılar İskelesi'nde 16 köşe ve 16 kolbaşı var. Bu kolbaşılar yarım gün yük taşırlar. Bunun dışında kâhya, kâtip, kesedarlar hiç yük taşımazlar. İskelede ambar tanımı son derece önemlidir. Çünkü, bütün olay ambarlarla bağlantılı. Ambar'ın durumuna göre işler ya iyidir, ya kötüdür. Ambar malın gönderileceği şirkettir. Malın fiyatı çuvalın büyüklüğüne ve ağırlığına göre değişiklik gösteriyor. Eskiden altı ayda bir yapılan zamlar, işlerin kötü olması sebebiyle bir yıldır yapılamıyor. Burada birbirini kollayan bir sistem işliyor. “Eğer tüccarın işleri iyi olursa bizler zaten zam alırız ama işler kötü olunca bizler de zam yapamıyoruz.” Diyor Zeynel Tekin. Mal ambara teslim edilene kadar hamalların sorumluluğunda bulunuyor.
Hamal sigortası...
Herkes mal taşırken, bazı kişilerin gelip oturduklarını bir iki saat sonra ise kâhya tarafından gönderildiklerini görüyoruz. Gönderilen kişilerin hasta ve çalışamayacak durumda oldukları, bu yüzden kâhya tarafından kendilerine izin verildiği belirtiliyor. Eğer bir hamal, işte herhangi bir sakatlık ve yaralanma geçirirse tedavi masrafları küsuratla oluşturulan kasadan karşılanıyor. Kasadaki para yetmezse hamallardan belli bir limit kesiliyor. Küsurat akşam dağıtılan paylardan arta kalan para demek. Hamal işe gelemediği zaman diliminde gelmiş gibi her gün payı ayrılıyor. Sakatlıkların en berbatı, herkesin en çok yakalandığı bel fıtığı oluyor. İskelede en son toplu olarak dört kişi bel fıtığı ameliyatı olmuş. Adam başı ameliyat için 1300–1800 YTL. Vermişler. Fıtık ameliyatı olanlar üç aya kadar pay alabiliyor. Cenazesi olan birine üç gün pay veriyorlar. Diyelim ki, bir kişi canı istemedi ve işe gelmedi, o zaman pay alma şansı hiç yok. Gelmediğinden dolayı bir ceza verilmiyor, çünkü işler yok Yemek vaktinde herkes kendi yemeğini cebinden yiyor. Çaylar cepten içiliyor, yol paraları cepten ödeniyor. Nereden bakarsanız bakın, bir hamalın ortalama günlük harcaması yaklaşık 15 YTL. Hamalların yaş ortalamasına baktığımızda, genellikle 40–50 arasında. İskelenin en genci 19 yaşında en ihtiyarı ise 62 yaşında. Bu gencin ağır yükü geldimi deneyimliler o yüke omuz verip çıraklığını atlatmasını bekliyor. Eminönü bölgesindeki hamallar manifatura ve hırdavatçılar olmak üzere iki alanda çalışıyor. Başka iskelelerden kimse bir diğerinin bölgesine girmiyor. İş saatleri Pazartesi saat 07.00'da başlıyor. Diğer günler ise 07.30'da. Akşam 18.00'da iş bitiyor. Cumartesi günleri yaklaşık olarak 25 kişi işe geliyor. O gün toplanan hâsılat Pazartesi günkü çalışmaya dâhil edilip dağıtılıyor. Sürekli yük taşımak zorunda olanlar haftada bir gün izin kullanıyorlar. Bir kişiye Pazar günü normal izinden başka 85 günde bir izin düşüyor. Bu arada hamallar arasında taşınan en ağır yük, Kazlıçeşme iskelesinde 325 kiloymuş. Zeynel Dayı geçen gün 162 kilo taşıdığını belirtiyor. Bu işin püf noktasını sorduğumuzda, arkalığı doğru takıp yükü ortaladığınızda hiçbir şey olmaz diyor. Bu da bu mesleğin hayati önem taşıyan ayrıntısı.
Aman camları kırma
Hamalların kendi içerisinde birbirlerine çok bağlı oldukları göze çarpıyor. Bir hata yapan biri hemen aforoz ediliyor ve iskeleye ayak basmasına müsaade edilmiyor. Kendi hakkını devretmekten ya da yerini başkasına bırakmaktan başka çaresi yok. Hamallar için olmazsa olmaz kural 'güven'dir. Kendi tabirleriyle adam olmamış biri onların gözünde eşektir. Cenaze ve düğün merasimlerinde hep beraber hareket ediyorlar. İçlerinden birinin cenazesi oldu mu o gün herkes iskeleye geliyor, bir minibüs kiralandıktan sonra, herkes üzerine düşen yolculuk parasını vererek cenaze evine taziyede bulunup tekrar işine dönüyor. Bazı kurallar o denli önemli ki asla yıkılmasına müsaade edilmiyor.
Bayramlarda kâhya tarafından kasadan para alınarak şeker alınıyor ve herkese dağıtılıyor. Yapılan her şey ortak. Bireysel konuların olay haline gelmesine izin verilmiyor. İskelelerdeki ilginç bir kural da kargo şirketlerinin iskele bölgelerinden ambar malı almamaları. Hamallar, bunun oluşan bir sistem olduğunu kimsenin bunu bozmaya cesaret edemeyeceğini belirtiyorlar. Çoğu gurbetçi olan bu insanların, oy kullanma zamanında 32 bin seçmene sahip Eminönü bölgesinde yüksek bir oy oranına sahip olduklarını ve kâhyaların bir kısmının belediye meclis adayı olup seçimi kazandığını öğrenince şaşırıyoruz. Zeynel Dayı'ya iş sırasında bir kaza olunca ne olduğunu sorduğumuzda bize gülerek şunu anlatıyor. Eskiden bizde bir kural vardı, biri bir cam kırdığı zaman bölük onu karşılardı. Öyle zaman oldu ki kasada topladığımız paralar bu cam kırmalara yetmedi. Ondan sonra kâhya, “Arkadaşlar! Bundan sonra kim cam kırarsa parasını o verecek” dedi. O günden sonra cam kırmalar azaldı.
KUTU:
Dünyanın en yaşlı Hamalı Zaro AğaDünyanın kahrını ve yükünü taşıyan hamallar başlarında bir sürü olay geçtikten sonra kendi efsanevi liderleri Zaro Ağa’yı yaratırlar. 18. Yüzyılın sonuna doğru İstanbul’a gelen ilk Kürt hamallardan biri olan Zaro Ağa’nın ünü kendi döneminde dünyanın en yaşlı insanı olmasından kaynaklanır.1774 Yılında Bitlis’te dünyaya gelen Zaro Ağa 18. yüzyılın sonlarına doğru İstanbul’a gelir. Selimiye Kışlası, Ortaköy ve Tophane Camii’nin inşaatında çalışır ve tekrar memleketine döner. Memleketinde evlenir ve çok para kazanmak için tekrar İstanbul’a gelir. Askerliğini sarayda yapan Zaro Ağa, Rus Savaşı’nda memleketine döner ve Şerif Mirza Aşireti ile birlikte savaşa iştirak ederek bacağından yaralanır. Her sefer İstanbul ve memleketi arasında mekik dokuyan Zaro Ağa memleketinde yedi defa evlenir. Zaro Ağa son olarak gümrüklerde hamal olarak çalışır. Bu işte çabucak kendini gösteren Zaro Ağa kısa bir sürede hamalların kâhyası olur ve bütün iskelelerden pay alır. Zaro Ağa kendisine karşı gelenleri ilerleyen yaşına rağmen yumrukla döven bir yapıdadır. Hayatı boyunca on üç defa evlenen Zaro Ağa’nın bu evliliklerinden toplam 13 çocuğu ve 23 torunu olur. Kâhyalık vazifesinde yirmi sene kalan Zaro Ağa bir iş göremez halde olmasına rağmen hamallar tarafından sevilir ve yardım edilir. İstanbul Belediye Başkanı Operatör Emin Bey zamanında Belediye serhademesi ünvanı verilir ve Zaro Ağa’ya 50 lira maaş bağlanır. 29.6.1934 Tarihinde ölen Zaro Ağa’nın ölüm haberi tüm dünya medyasını ilgilendirir, yatmakta olduğu hastane gazetecilerle dolar. Vefat ettiği zaman Ölüm haberi “Dünyanın en yaşlı adamı öldü” yerli ve yabancı basında duyurulur. Zaro Ağa bir buçuk asır yaşar ve altı önemli savaşa katılır. Yaşadığı dönemde on sultan Osmanlı İmparatorluğu’nda hüküm sürer. Zaro Ağa gençlik günlerini düşündüğünde unutamadığı yılları, 90 yaşında olduğu gençlik yılları olarak belirtir. “Niye bu kadar çok evleniyorsun” diye soranlara “ne yapalım aldığım kadınlar çabuk ihtiyarlayıp ölüyorlar, dayanamıyorlar” diye cevap verir.
Zaro Ağa’nın dünyanın en yaşlı insanı olarak kabul edilmesi bazı şirketler ve çıkar çevrelerinin işine yarar, bu nedenle Zaro Ağa’ya dünyanın değişik bölgelerini gezme olanağı doğar. Her yurt dışı gezisi bayağı yoğun ve renkli geçen Zaro Ağa, 1925 yılında İtalya, 1930 yılında Amerika ve 1931 yılında İngiltere’yi ziyaret eder. 1930 Yılında Amerika’ya gidip burada dokuz ay kalan Zaro Ağa birçok kurum ve şahsiyetle görüşür. Onunla fotoğraf çektirmek 10 dolar, öpmek ise 15 dolardır. Atatürk ile yaptığı görüşmede Atatürk’e çok iyi işler yaptığını fakat kadınlara çok fazla hürriyet verdiğini söyleyerek onu eleştirir. Geçirdiği hastalıktan sonra Etfal Hastanesi’ne yatırılan Zaro Ağa’nın ölümünden sonra cesedine el konulur. Otopsi yapılır ve uzun yaşamın sırları öğrenilsin diye beyni, ciğeri ve kalbi çıkarılarak Amerika'da incelenmeye götürülür. Naaşının geriye kalanları Eyüp Kabristanı'na defnedilir. Naşı defnedilirken torununun torunlarından biri o gömülürken, ağlıyor ve babasının “dünyasına doyamadan gitti”ğini söylüyordu…
KUTU:
Hamallık mesleğinde Kürt ve Ermeni rekabetiAraştırmacı yazar Rohat Alakom’un “Eski İstanbul Kürtleri” kitabında belirttiğine göre 18. Yüzyılda hamalların büyük bir çoğunluğu Erzurum, Bitlis, Van, Muş ve Elazığ gibi yörelerden İstanbul’a geliyordu. Daha önce memleketlerinden İstanbul’a gelmiş bulunan Ermeni ve Kürt hamalları da daha sonraları memleketlerine uğradıklarında kendi yörelerinde bulunan insanları İstanbul’daki iş olanakları hakkında haberdar ederek “hemşeri kolonileri” nin yaratılmasına zemin hazırlarlar. 1826 yılına kadar beraber iş yapan Kürt ve Ermeni hamallarının kaderi 1826 yılında ortadan kaldırılan Yeniçeri Ocağıyla değişir. Yeniçeri Ocağı’na kayıtlı olan ve bir dizi isyanda ön taraflarda bulunan Kürt hamalları Ocağın kaldırılmasıyla birlikte önemli ölçüde güçlerini yitirirler. Bu hamallardan bir kısmı bir daha dönmemek üzere gemilere doldurulup Anadolu’ya taşınır. Tasfiye edilen Kürt ve Türk hamalların yerini ise Ermeni hamalları alır. 1876 Yılında iktidara gelen Abdülhamit, Kürt hamalları tekrar İstanbul’a getirterek Ermeni hamallarına karşı mevzilendirir. 26 Ağustos 1896 yılında bir kesim Ermeni Devrimcinin Galata’da bulunan Osmanlı Bankası’na saldırmasıyla başlayan olaylar çok kanlı geçer. Binlerce Ermeni öldürülür. 28 Ağustos tarihli gazeteler ölü sayısının bin olduğunu yazar. Bu olaylar sırasında işini bırakmak zorunda kalan Ermeni hamalların sayısı 400–500 kişi arasında değişir. Kürtler yetmiş yıl sonra tekrar hamallık mesleğinde iktidarı ele geçirirler. Kürt hamallardan lakabı bu yıllarda Avrupa basınında Abdülhamit’in “Kürdistan’dan getirttiği baltalı Kürtler” olarak anılır. 1906 yılında İstanbul Belediye Başkanı Rıdvan Paşa’nın Kürt Bedirhaniler tarafından öldürülmesi Kürt hamallar üzerindeki baskının artmasına yol açar. Bu baskı ancak 2. Meşrutiyet’ten sonra ortadan kalkar. 1908 yılında Avusturya’nın bazı Osmanlı topraklarını ve Bosna-Hersek’i ilhak etmesi sonucunda İstanbul’da Avusturya’ya karşı boykotun öncülüğünü Kürt Ali adında bir hamal yapar. Boykot 27 Şubat 1909 tarihinde son bulur ve Kürt Ali’nin hamallardan topladığı parayı kendi hesabına aktardığı iddia edilir. Bu sıralarda Kürt hamalların bulunduğu “umum yerleri ve kahvehaneleri” dolaşan Said-i Nursi babasının da hamal olduğunu belirterek Kürt hamallarına, Ermeniler için “dost olup, el ele vereceğiz” biçiminde önemli bir uyarıda bulunur. 1925 yılında patlak veren Şeyh Sait İsyanı’nda, Şeyh Said’in oğlu olan Ali Rıza Efendi’nin İstanbul’da Kürt Amele Reisi Reşid Ağa’nın evinde kaldığının belirlenmesi Kürt hamallarının gözaltında tutulmasına sebep verir.
Haber: Nevzat ÇİÇEK
Nevzat@noktadergisi.com.tr
30 EKİM - 6 KASIM ARASINDA AGOS GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR...
Başbakan Erdoğan’ın 2005 yılında Diyarbakır’da yaptığı konuşma Kürt Sorunu’nun çözümünde milat oldu. Erdoğan burada yaptığı konuşmada sorunun isminin “Kürt Sorunu “ olduğunu ve büyük devletlerin geçmişleriyle hesaplaşabilmesi gerektiğini ifade etmişti. Başbakan’ın bu konuşması o dönem tarihi olarak nitelendirilmiş ve birçok kesim tarafından da olumlu karşılanmıştı. Ancak Erdoğan’ın Hakkâri’de üç yıl sonra “Ya sev ya terk et” sözüne karşılık gelecek söylemlerde bulunması bir anda havayı tersine çevirdi ve Kürt Sorunu çözümünün başka bahara bırakıldığı sonucunu ortaya çıkardı. Diğer taraftan İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın bu yıl içinde başlattığı “Demokratik açılım” çalışmaları geniş kesimlere anlatıldı ve bugün PKK’lıların Türkiye’ye gelmesiyle sonuçlandı. Peki bu açılım tarihsel olarak neden şimdi yapılmıştı ve bundan sonra ne olacaktı? Silahtan arındırılmış bir PKK, DTP’nin siyasetini nasıl etkileyecek ti? Daha da önemlisi bugünlere nasıl gelinmişti?
MİT Müsteşarı Emre Taner etkin rol aldı
2008 yılında çalıştığım Taraf Gazetesi’nde “PKK’yı dağdan indirme Planı”nı yazmıştım. Haberin yayınlanmasından sonra görüştüğüm devlet görevlileri, PKK’lılar ve Irak Bölgesel Kürt Hükümeti yetkilileri bir sürecin başladığını ve çözüme her zamankinden daha çok yaklaştıklarını ifade etti. O planda özellikle MİT Müstearı Emre Taner’in aldığı role dikkati çekmiş ve bu bağlamda Kürt Yönetimi ile olan ilişkilerin de düzeltildiğini ve daha da genişletileceğini ifade ederek, “Türk Özel Kuvvetleri bölgedeki varlığını aza indirmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de Kuzey Irak'taki sekiz bürosunda son gelişmelere paralel bir değişikliğe gitmiş, binbaşıya kadar düşürülen komuta kademesi kurmay albay düzeyine yükseltilmişti. MİT'in daha önce üç eleman bulundurduğu Erbil bürosundaki eleman sayısı 96'ya yükseltilmiş, bu elemanlardan 14'ü PKK'yla ilgili yeni stratejiye ilişkin koordinasyonda yer almıştı.” diyerek yeni duruma dikkati çekmiştim. Bütün bu süreç yaşanırken Irak’ın en azından kısa vadede üçe bölünmeyeceği bizzat Amerika Dışişleri Bakanı Rice tarafından taraflara bildiriliyordu. Uzun bir Avrupa Seyahati sonrasında Kürt Yönetimi’nin Başkanı Mesud Barzani ve Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin “Kürtler için devlet gerçekçi değildir ve hayaldir açıklaması”. Bir diğer gelişme de, ÖZGÜN DURUŞ’ ta yayınladığımız “Suriye’nin açılıma destek veren 49 No’lu kararı da PKK’daki Suriyeliler için başka bir çıkış kapısını aralıyordu. Süreç, Amerika, Birleşmiş Milletler, Irak, Suriye, Avrupa Birliği ve Türkiye tarafından yürütülüyordu. Yani fotoğraf büyüktü ve Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında adımlar yavaş - yavaş hayata geçiriliyordu.
Öcalan, on yıl sonra tekrar çağırdı
Türkiye’de bütün bunlar yaşanırken konunun bir diğer muhatabı olarak öne çıkan PKK’da ise Abdullah Öcalan Kenya’dan Türkiye’ye getirildikten sonra 2 Ağustos 1999 tarihinde yaptığı bir çağrı ile, “Demokratik cumhuriyete destek ve iyi niyet adımı” olarak, bir grup PKK’ lının Türkiye’ye gelmesini istedi. Bunun üzerine 1 Ekim 1999 tarihinde Ali Sapan, Seydi Fırat, M. Şirin Tunç, İsmet Baycan, Sohbet Şen, Yüksel Genç, Yaşar Temur ve Gülten Uçar’ın yer aldığı Birinci Barış ve Demokratik Çözüm Grubu, Şemdinli’den Türkiye’ye giriş yaptı. Öcalan kısa bir süre sonra çağrısını yineledi ve bu kez de “2. Barış ve Demokratik Çözüm Grubu adı” altında Haydar Ergül, Ali Şükran Aktaş,
Aygül Bidav, İmam Canpolat, Yusuf Kıyak, Aysel Doğan, Hacı Çelik ve Dilek Kurt 29 Ekim 1999 tarihinde Avusturya’nın başkenti Viyana’dan havayoluyla Türkiye’ye geldi. Gelenler tutuklanarak cezaevine konuldu. Öcalan bu çağrıdan on yıl sonra 9 Ekim 2009’da avukatlarına, ‘Kürt sorunun çözümünde askeri ve siyasi yöntemlerin tıkanıklığı yaşadığı, bu tıkanmanın aşılması ve siyasetin önünün açılarak demokratik çözüm sürecinin gelişmesi için bir kez daha barış gruplarının devreye konulması yönünde çağrı yaptı.” Öcalan’ın bu çağrısından sonra Mahmur ve Kandil’den gelen 34 kişi Türkiye’ye geldi. Bu gruplara on yıl öncesine oranla daha iyi davranıldı. Gruptan 29 kişi hemen bırakılırken, diğer beş kişinin işlemleri sürüyordu. Bu kişilerinde bırakılacakları beklentisi oldukça yaygındı. Silopi’de yaklaşık kırk bin kişi tarafından karşılan grup üyeleri etkin pişmanlık yasasından yararlandırılmadan serbest bırakılması bundan sonraki adımında hızlandırılacağının göstergesiydi. Bütün bu gelişmler olurken İçişleri Bakanı Atalay’ın “yüz kişi daha bekliyoruz” söylemi ve Başbakan Erdoğan’ın bütün herkesi Türkiye’ye davet etmesi sürecin daha da hızlandırılacağını gösteriyor.
Açılım neden şimdi?
İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın görüştüğü ikinci gazeteci grubu arasında bende bulunuyordum. Orada Beşir Bey’in ağzından bunun bir devlet projesi olduğunu ilk defa duydum ve devletin bu sorunu çözmek için kararlı olduğunu çok net gözlemleyebildim. Bakan Atalay, nereye giderlerse gitsinler bu sorunun önlerine çıktığını ve artık bunun çözümünün zaruri olduğunu ifade ederken devlet kurumları arasında da tam anlamıyla bir mutabakat olduğunun altınız çiziyordu. Diğer taraftan Amerika ve diğer devletlerin de sorunun çözümü için Türkiye’ye destek olduğu alttan alta dillendirilirken, açılımın Türkiye’nin demokratikleşmesine katkı sağladığı ifade ediliyordu. Diğer taraftan Avrupa ve Türkiye’de bulunan bazı Kürt aydınları ise açılımım PKK’nın sınıfsal bir hareketten milli bir çizgiye kaymaması için düşünüldüğünü ve zamanlamasının çok iyi olduğunu ifade ediyorlardı. Bu aydınlara göre eğer PKK hareketi milliyetçi bir yapı ile Barzani Hareketi ile birleşirse aran milliyetçiliğin önünde kimsenin durma şansı yoktu ve buda beraberinde ayrılmayı getirecekti. Onlara göre, açılımla birlikte hem bunun önü kesildi hem de PKK’nın milli bir çizgiye geçilmesinin önü alındı. PKK’ya göre de artık açılım kaçınılmazdı. Çünkü devlet yetkilileri de bu işin silahla çözülmeyeceğinin farkındaydı ve yeniden yapılandırılan Ortadoğu’da kimse PKK’nın rahat hareket etmesine imkan vermezdi. PKK’da bu açılımı öteden beri bekliyordu be bunu gerek Öcalan gerekse de Kandil Yönetimi açıkça ilan etmişti. Tek sorun kendilerinin muhatap olarak alınmasıydı. Ancak açılımla ilgili olarak halen somut bir yol haritasının bulunmayışı çok fazla eleştiriliyordu. PKK, alsında gönderdiği gruplarla bu somut adımların ne olduğunu görmek ve devlet algınsın ne derece değiştiğine şahit olmak istiyordu.
PKK: “ABD yeni politika geliştirdi”
PKK’nın önde gelen yöneticilerinden Cemil Bayık 20 Ekim tarihinde PKK’ya yakın Fırat Haber Ajansında politika değişikliğinin neden değiştiğini şöyle açıklıyordu: “Amerika son 29 Mart yerel seçimlerine kadar Türkiye'nin Kürt politikasının başarıya gitmesi için her türlü desteği veriyordu. 29 Mart seçimleriyle birlikte ortaya çıkan bir tablo oldu. Bunu en erkenden gören de Amerika oldu. ABD, yeni bir politika geliştirmeye başladı. Türkiye'nin 1924’ten beri geliştirdiği Kürt politikasının artık sonuç vermediğini, iflas ettiğini gördü. Onun için yeni bir Kürt politikasının geliştirilmesini hem kendi çıkarları açısından hem de geliştirmek istediği Türkiye, Irak, ABD ittifakı açısından uygun gördü. Çünkü Türkiye Kürt’ü inkar ederek PKK'yi tasfiye etmeye çalışıyordu. Yıllarca bunun için çaba gösterdi ve Amerika da buna destek verdi. Fakat bu tarzda PKK'nin tasfiye olmayacağı çok net bir biçimde ortaya çıktı. Obama seçim sonrası Türkiye'ye geldiğinde TBMM’de Ahmet Türk’le görüştü, “ilk kez Türkiye'de bir Kürt lideriyle görüşüyorum” dedi. Bu aslında Türkiye'nin o güne kadar izlediği politikaya ters bir yaklaşımdı. Bu Amerika’nın Türkiye'de Kürtlerin varlığını kabul etmesiydi. Böyle bir sorun Türkiye'de var, bunun mutlaka çözülmesi gerekir anlamına geldi. Türkiye bunu gördü aslında. Türkiye inkar eden politikasının yerine, ABD tarafından yeni bir politikanın geliştirildiğini görünce, Türkiye o politikayı önünde buldu ve o politikayı kendisi de esas aldı.” Diyordu.
Bölgede nasıl karşılandı?
Barış Grubu’nun Türkiye’ye gelmesi öncesinde özellikle “Demokratik Açılım” sebibiyle yaptığımız Güneydoğu turunda en çok öne çıkan talep çatışmaların bitirilmesiydi. Bu nedenle açılım desteklenmekle birlikte çok ciddi bir korku kültürünü de beraberinde getiriyordu. İnsanların bekle
ntisi o kadar yüksekti ki herkes açılıma nasıl katkı vereceğini hesaplıyordu. Öyle ki İçişleri Bakanı Beşir Atalay’a sunulmak üzere bölgenin önde gelen sivil toplum kuruluşları raporlar hazırlayarak görüş ve önerilerini iletiyordu. Açılım belki de en fazla DTP ve seçmenini heyecanlandırsa da bundan sonrası için kimse çok fazla konuşmak istemiyordu. Çünkü gelecek ile olan beklentiler yerini somut adımları görmeye adanmışken, ilerisi için herkes “Turizm cenneti”, “Petrol merkezi”, “İş sahası”, Organik tarım merkezi” gibi sıfatlarla bölgenin daha iyi bir geleceğe sahip olacağına inanıyordu. Bölgede PKK ve DTP çizgisinden farklı politika ve düşünceye sahip olan sivil toplum kuruluşları açılımı desteklerken, akan kanın durması için PKK’nın görmezden gelinemeyeceğini söylerken, hükümete de “Açılımda İslami hassasiyetleri göz ardı etmeyin” çağrısında bulunuyordu.
Gelenler ne olacak?
PKK’nın tamamıyla silah bırakması durumunda gelecek olan militanların ne olacağı en çok merak edilen soruların başında geliyor. Hükümet çevrelerinden aldığımız bilgilere göre öncelikle Mahmur Kampı boşaltılacak. Köyüne dönmek isteyenlere yardımcı olunacak. Dönmek istemeyenler için ise Diyarbakır, Mardin, Kızıltepe, Nusaybin, Batman, Siirt ve Ağrı gibi, ekonomik şartları Hakkâri ve Şırnak gibi illere nazaran daha iyi olan yerleşim birimlerinde yer gösterilecek. Bu yerler seçilirken özellikle polis bölgesi ve düzlük alanlar olmasına özen gösterilecek. Bölge Kalkınma Ajansları vasıtasıyla gelenlere iş bulunacak. Bunun dışında Irak’a gitmek isteyenler teşvik edilecek. Lider kadronun başka bir yere gönderilmesi seçenekler arasında bulunurken bunun en son aşama olduğu ifade ediliyor. Türkiye’nin yeni bir anayasa ile bazı kültürel hakları garanti altına alması, siyasi partiler yasasında değişikliğe gitmesi beklenirken, PKK’lıların gündelik yaşama adapte olmaları için de bir dizi çalışmanın koordineli bir şekilde yapıldığı belirtiliyor. Suriye uyruklu PKK’lıların bu aşamada Irak’ta mülteci statüsünde yaşamaları ya da Suriye’ye dönmeleri önündeki her türlü engelin kaldırılması amaçlanıyor.
PKK’nın silah bırakması DTP’yi nasıl etkiler?
PKK’nın attığı her adımda en çok etkilenen parti şüphesiz DTP’dir. DTP’de öteden beri var olan yönetim tarzında PKK’nın etkisinin çok iddia olduğu artık tartışılmaz bir gerekçe. Bu anlamda dağdan inecek PKK’lıların siyaset yapacakları parti DTP’dir. Bu anlamda her ne kadar partide atanmışlık sorunu tam anlamıyla aşılmadıysa da özellikle “kentli” siyasetçi olarak öne çıkan Osman Baydemir, Abdullah Demirbaş, Fırat Anlı gibi isimlerin politikalarda daha etkin olmak isteyecekleri, diğer taraftan da DTP politikalarının yeniden revize edileceği beklentisi oldukça hakim. Diğer taraftan seküler Kürt milliyetçileri ile muhafazakar Kürtler arasındaki uçurumun genişlediği DTP’de, DTP’nin son hamlelerle muhafazakâr Kürtlerin tekrar partiye kazandırılacağı ve diğer Kürt gruplarına da ulaşabileceği beklentisi oldukça yaygın. Diyarbakır’ın yeni anakent alanlarından Kaya pınar Belediyesi sınırları içerisindeki lüks yaşamla Bağlar Mahallesi arasındaki yaşamın Diyarbakır’da ve genelde DTP politikalarını nasıl şekillendireceğini de bu süreçte çok net görmek mümkün olacak. Her anlamda silahtan arındırılmış bir PKK, DTP’yi siyasetin normal sınırlarına çekebileceği gibi yeni söylemlerle de parti geniş kitlelere açılabileceği gibi, dar kapsama da hapsedilme riskiyle karşı karşıya. Bu süreçte DTP içerisinde Öcalan’ın daha fazla ağırlığını görmek ve farklı düşünce tarzlarının DTP’de çarpıştığını görmek sürpriz olmayacaktır. Ama ne olursa olsun DTP’nin söylemi eskisinden daha yumuşak olacaktır. Diğer taraftan AK Parti’nin açılıma birlikte Türkiye’nin batısında kaybettiği oyları tekrardan toparlayabileceği beklentisi yoğunlaşırken, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürtlerden tekrar ciddi miktarda bir oy alabileceği beklentisi siyasi uzmanlarca değerlindir ilken, AK Parti’nin üçüncü defa iktidara gelme şansını açılımın başarılı olması durumunda ciddi anlamda yakalayacağı ifade ediliyor.Açılımla birlikte bölgede en fazla oy kaybeden daha doğrusu oyu MHP ve CHP’nin kısa sürede bölgede toparlanamayacağı ama ülkenin iç, batı ve Karadeniz bölgelerinde milliyetçi oyları alabileceği belirtiliyor. Kısaca PKK’nın silah bırakması safların tekrardan oluşturulması anlamına geliyor ki, yakın zamanda Kürtler arasında çeşitli siyasi renklerin ortaya çıkmasına şaşmamak gerekiyor.
Öcalan’ın yol haritası’nın bir kısmıyla geldiler
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Abdullah Öcalan’ın, kötü muamele, zehirlenme, yeniden yargılanma ve işkence iddiaları nedeniyle açılmış davaları bulunuyor. AIHM bu davaların hepsini tek bir dosyada toplayarak Türkiye’den de savunma istedi. Öcalan’da hem Demokratik açılımın yol haritasını hem de AIHM’e göndereceği savunma için tam 760 sayfa kaleme aldı. Devlet tarafından el konulan bu defterler er ya da geç AIHM’e gönderilmek zorunda. Öcalan’ın avukatlarından aldığımız bilgilere göre bu yol haritasının içerisinde kesinlikle ayrılıkçı bir talepte bulunmazken, özellikle 1921 Anayası’na atıfta bulunuyor. Bu yol haritası içerisinde özellikle Kandil’den gelen grubun istediği maddeler bulunuyor. Kandil’den gelen grup: Askeri ve siyasi alana dönük operasyonların durdurulmasını ve Kürt sorununun barışçıl ve demokratik siyasi çözümünün önünün açılmasını ve bu çözümün Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesine bağlı olarak Kürt halkının özgür iradesini esas alma temelinde diyalog ve müzakere yöntemiyle gerçekleştirilmesini, Türkiye demokratik ulusunun bir parçası olarak Kürt halk kimliğimiz temelinde ve anayasal güvenceye sahip olarak özgür, eşit ve birlikte yaşamak, Anadilimiz olan Kürtçeyi her yerde özgürce konuşmak, öğrenmek, geliştirmek ve tarihi değerlerimizi, kültürümüzü ve coğrafyamızı anadilimizde yaşamak, Çocuklarımızı Kürtçe adlandırmak, Kürtçe eğitmek ve büyütmek, Kürt halkı olarak tarihimizi, kültürümüzü, sanat ve edebiyatımızı özgürce yaşamak, geliştirmek ve korumak, Kendi kimliğimizle demokratik toplumsal örgütlenmemizi geliştirmek, demokratik siyaset yapmak ve kendimizi özgürce ifade etmek, Kürdistan’ın köy, kasaba ve şehirlerinde özel harekatçı, korucu ve polisin baskı ve zulmünden uzak, yeterli imkanlara kavuşmuş ve güvenlik içinde yaşamak, Türkiye’nin demokratikleşmesini ve bunun için sivil-demokratik bir anayasanın hazırlanmasını istiyoruz.” Diyerek adeta Öcalan’ın “Yol haritası” nın bir kısmına atıfta bulunuyordu. Yol haritasında Öcalan’ın belki de devlet tarafından en kabul edilmez istekleri arasında PKK militanlarının Demokratik Cumhuriyet içerisinde “silahlı güç olarak” bulunması geliyor. Ancak, Öcalan’ın yol haritasını bu gelinen noktadan sonra tekrar güncelleyebileceği Öcalan’a yakın kaynaklarca ifade ediliyor.
ÖZGÜNDURUŞ GAZETESİ 8.SAYI
Kürt Sorununa bakış ve teşhiste Türkiye’deki İslamcıların büyük bir bölümünün bakışı her zaman sorunlu olmuştur. Resmi ideoloji ile kol kola giren Türk İslamcılarının siyasal temsilcileri Şeyh Said’i devlete isyan eden bir hain nitelendirmesini ağızlarından düşürmezken, kendi politik hesaplarında ise onun İslam için başını veren bir şehit olduğunu söylemekten çekinmezler. Bugün de Kürt açılımı ile birlikte Türk İslamcıları’nın tartışma konusu bu açılımın Büyük Ortadoğu Projesi’ne ne derece hizmet ettiğidir. Türk İslamcılarına göre Diyarbakır merkez başta olmak üzere eğer bölge muhafazakâr ve dini hassasiyetlerini ön planda olan Müslüman Kürtler bile DTP’ye yüksek oranda oy verdiğine göre bu açılımın zamanlaması uygun değildir. Daha yalın bir düşünceyle Müslüman Kürtler Sosyalist bir dünya görüşünü benimseyen DTP’ye neden oy vermektedir. Müslüman Kürtler bunu yapıyorsa yarın bu haklardan sonra ayrılmak istemezler mi? Kürtlerin buradaki Müslümanlığı zaten sorunlu olduğuna göre açılım nasıl sağlanacak. Türk İslamcılarının alttan alta tartıştığı ancak kamuoyuna yansımayan “Kürtler zaten ayrılmak istiyor bu açılımda tam anlamıyla bunu sağlayacak tezini Diyarbakır’da bile dinlemek artık şaşırtıcı gelmiyor.
Ağustos ayının ortalarından itibaren bilmem kaçıncı yüz kez geldiğim Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bu sefer bölgede ne olup bittiğini, Kürt açılımın nereye doğru gittiğini ve bölgedeki, özellikle de İslamcı Kürtler arasında açılımın nasıl yankılandığına bakmak için dolaşıyorum. Bu ziyarette birçok resmi yetkilinin yanı sıra bölgedeki kanaat önderleriyle de görüşme imkanı buldum. Diyarbakır’a geçen ay yaptığımız günü ziyarette, bölgeye ilk defa gelen Gazeteci-Yazar Hüseyin Gülerce’nin de bölgeyle ilgili algısını görme imkânını buldum. Aslında “Açılım bir Edirne’linin gözünden nasıl görünüyor” başlığıyla bir yazı kaleme almaya hazırlanırken Milli Gazete yazarlarından Mustafa Özcan’ın 12 Eylül Cuma günü yazdığı “Kürt Açılımı’nın İslami Boyutu” yazısı planlarımın tümüyle değişmesine yol açtı.Çünkü, Özcan, Kürtlerdeki İslam anlayışının sorunlu olduğunu ifade ediyor ve çözüm için konjektürün şimdi uygun olmadığını söylüyordu. Mustafa Özcan bunları söylerken sunduğu reçetenin sahibin de Kürt olan Said Nursi olduğunu unutmuyordu.
Öteden beri Kürtler’in en dindar halk olduğu, Ramazan ayında oruç tutma bakımından en çok oruç tutulan kesim olduğu muhafazakar kesim tarafından her ramazanda söylendiği gibi bu ramazan da söylendi. Ancak, İslam’ın Kürtlerde problemli olduğu ve gelenekselci olduğunun ifade edilmesi aslında yeni bir olgu değil.
Ancak Mustafa Özcan bunu bir defa dile getirerek “Kürt tarafındaki aktörlerin kimyasının gerçekte ne Kürt ne de Türklerin kimyasıyla uyuştuğunu söyleyebiliriz. Cumaya gitmeyen camiyi tanımayan ve halkın gözü önünde oruç yiyen, 'İslamiyet bizi geri bıraktı' diye hezeyanlar savuran muhatap olma iddiasında bir kitle vardır. Kürt halkının bir kısmı da bunlar tarafından kandırılmıştır. Hazreti Peygambere hakaret eden karikatürler için yüz binlerin sokağa aktığı ve döküldüğü Diyarbakır ile yüzde 70-80 DTP'nin kazandığı Diyarbakır şizofreniktir. Buradaki İslam anlayışı sorunludur ve aidiyet ve geleneksel bir anlayıştır ve ehl-i tahkik anlayışı değildir. Zaten halkın yüzde 80'i ehli-i tahkik olmadığından bunu da yadırgamıyoruz.” Demesi, İslami Camianın bir kısmında hala eski algının devam ettiğini gösteriyor. Mustafa Özcan yazısında “Konjonktür de yapı, aktörler ve kamuoyu, dış boyuttan olmak üzere bir bileşkeden ibarettir. Bunlara baktığımızda ise hala teknik çözüm için konjonktürün pek uygun olmadığına ve olgunlaşmadığına hükmedebiliriz.” Diyerek Kürt Sorunu’nun çözümünde konjektörün de uygun olmadığını ifade etmektedir. Peki, İslami Camianın bir kısmını bu düşünceye iten sebepler nelerdir:
Kürt Açılımı’nın Amerikan Patentli olduğu ve bunun Amerika tarafından AK Parti’ye dayatıldığı İslami Camia tarafından sıklıkla dile getirilmekte. Kürtlerin kendi dillerini konuşmasına, kendi televizyonlarını islemesine ve hatta kendi dilerlinde eğitim yapmalarına İslami camianın büyük bir kısmı itiraz etmiyor. Bunun Allah’ın insanları yaratırken, “Bizi sizi kavim kavim yarattık, birbirinizi tanıyasınız ve haşir neşir olasınız” ayetinin bir gereği olduğunu ifade ediyorlar. Fakat, bu açılımdan sonrası İslami Camianın özellikle de Türk İslam sentezcilerini ciddi ciddi düşündürmektedir. Çünkü onlara göre bu proje Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir devamıdır ve Kürt açılımından sonra kendi iç barışını sağlamış bir Türkiye’den Amerika’nın isteyeceği şeyler Müslümanların hayrına olmayacaktır. Çünkü, Amerika Irak’ı üçe bölecek ve sonrasında kurulacak olan Haşimi Krallığı içerisine dahil edilmek üzere Filistinliler İsrail’den kopartılarak Ürdün’e getirilecek. Bu nedenle Kürt açılımı aslında bunun ön ayak sesi. Bu nedenle açılımın Müslümanların hayrına olmadığına inanan kesimler, Kürtlerin de burada güvenilmez olduğunu ifade ediyor. Çünkü Irak Federe Kürt Bölgesi’ndeki gelişmeler onlara göre İsrail ve Amerika’nın desteğiyle oldu. Bunun Türkiye’deki Kürtler için olmaması için bir sebep yok.
Kürtlerin İslam anlayışının gelenekçi ve sorunlu olduğuna inanan kesimlerin en büyük korkusu Türkiye’deki Kürtlerin Türkiye’den ayrılacak olmasından ileri geliyor. Yapay olarak yaratılan bu korku Türkiye’deki Türk İslamcıları’nı ulusalcılarla iki yerde birleştiriyor; Bir, Kürtler ayrılmak istiyor, iki Kürt açılımı Büyük Ortadoğu Projesi’ne hizmettir.SETA gibi kuruluşların yaptığı anketlerde Kürtlerin büyük bir kısmının ayrılmak istedikleri dillendirilse de Kürtler içinde bu oranın en fazla yüzde sekiz olacağı devletin yetkili ağızları tarafından kapalı kapılar arasında dile getirilmektedir. Son bir ay içerisinde gerek İçişleri Bakanı Beşir Atalay başta olmak üzere, Diyarbakır Valisi, Diyarbakır Emniyet Müdürü ve Sur Belediye Başkanı’nı başta olmak üzere DTP’lilerden bu yöndeki isteklerin çok güçlü olmadığını ve çok cılız kaldığını işitmek beni şaşırtmadı.Ancak beni şaşırtan özellikle bir kesimin bunu sürekli gündemde ve canlı tutması. Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş’ın da dediği gibi belki 1974’li yıllarda “Kürtler ayrılmak istiyor mu” sorusunun cevabı “Evet” idi, ancak şimdi Kürtler daha demokratik bir Türkiye’de Kürt olarak yaşamak istiyorlar ve asla bölünmek de istemiyorlar. PKK’nın bile “Bağımsız Kürdistan’dan, Demokratik Cumhuriyet” e söylemini geliştirdiği zaman diliminde Türk İslam sentezcilerinin hala bölünme korkusunu üzerlerinden atamamaları oldukça düşündürücüdür. Bu nedenle bu kesimlere göre sorunun çözümü için konjektör hala uygun değildir.
Ancak gelinen süreç içerisinde AK Parti’nin duruşu ve Başbakan Erdoğan’ın açılımla ilgili kararlı tavrı İslami Kesimin bir kısmının da ciddi anlamda ezberini bozdu. Öyle ki bu açılıma karşı olmak zorunda olanlar alternatif bir yapı olarak sadece İslam Kardeşliği fikrini ileri sürse de bölgede özellikle söylemleri çok güçlü olan dernek ve vakıfların batıdaki genel merkezleriyle ayrı düştüğünü görebiliyoruz. Batıdaki derneklerin terinse doğuda şubesi bulunan dernek ve vakıflar Kürt açılımı aslında sadece Kürtlerin haklarıyla ilgili bir açılım olmadığını, Kürt açılımı sağlanması durumunda İslami Camianın statükocu ve değişime kapalı kesimlerinin de Türkiye toplumu ile tam anlamda adaptasyonun da sağlayacaklarını söylemeleri yanlış değildir. Bu kesimler tarafından iddia edildiği gibi bu açılımın “Marksist veya Sosyalist dünya görüşündeki insanlarla yapılması bölgede rahatsızlık yaratır” tezi aslında değişime başlayan bölgede ki taleplerin farklı bir yansımasıdır. Kürt açılımı sağlandığı takdirde bölgede radikal gelenekten gelen bazı cemaat, vakıf veya derneklerin tam anlamıyla görüşlerini yeniden inşa etmeleri gerektiği bir gerçektir. Bu anlamda bu açılım aynı zamanda Türk İslam sentezinin yeniden fikri anlamda kendisini sorgulamasını getirecekken, Kürt İslamı’nın bundan sonraki yol haritasının da araçlarını tespiti açısından önemlidir. Bu noktadan sonra düşünülmesi gereken şudur; “Bu açılım başarıya ulaşmazsa veya ulaştırılmazsa bölgedeki çatışmanın aktörü sadece PKK’mı olacak yoksa onun karşısına yeni güçler mi konulacak” Bütün bu korkuların yaşanmaması için tam anlamıyla demokratik bir açılım zorunludur, ancak her iki kesimde de ezberlerin bozulması acildir. Yoksa bugün camilere “Ne mutlu Tüküm Diyene”, “Önce vatan”, “Milli Birlik Esastır” yazısı asanlar yarın başka yazıları da din adına oraya asmaktan geri kalmazlar.
NEVZAT ÇİÇEK
GAZETECİ-YAZAR

PKK’lılar grup halinde gelmiş teslim olmuş. Devlet onlarla bir çay kahve içtikten sonra hepsini evlerine göndermiş.
Habur Sınır Kapısı’nın orada bekleyen kalabalık bu durum karşısında sevincini haykırmış, yürümüş.
Televizyon kanalları canlı yayınlarla “Tarihi anı” kayıt altına alarak İstanbul’a Berber Orhan’ın dükkânına ulaştırmış.
Berber Orhan düşünceli mi düşünceli. “Bundan sonra ne olur” diye sürekli soru yağmuruna tutuyor her geleni.
Bende nasipleniyorum sorudan.
“Bilmiyorum” diyorum inanmıyor, “bunlar nerelere gider” diyor.
“Anasının babasının evine giderler” diyorum ama morali hala bozuk.
Usturayı bir o tarafa bir bu tarafa sallıyor ama düşünceden ha kesti ha kesecek diyorum ama haberlerin etkisiyle ara veriyor ve hemen sigara paketine sarılıyor.
Kapalı mekanda sigara yasağına uyuyor ama kapı aralığında, “bunlar kaç kişi gelecek” diyor.
Berber Orhan’ın içinde bir sıkıntı var. Tokat’lı birazda milliyetçi belikli canı sıkıldı diyorum, nede olsa askerlik görevini Şırnak’ta yapmış.
“Herhalde hepsi gelse iki bin üç bin kişi gelir” diyorum. Sigaradan derin-derin çekmeye başlıyor.
“Devlet bunlara da bakacak değil mi” diyor, ses çıkarmıyorum.
O yine devam ediyor:”Bulgaristan’dan gelenlere de baktık. Devlet onlara evde verdi” diyor. Susuyor, televizyondaki görüntülere bakıyor ama gözleri ha doldu ha dolacak gibi.
“Gerekirse besler, gerekirse evde verir” diyorum ki, Berber Orhan’ın sıkıntısı belli oluyor ve başlıyor içini dökmeye.
“Ben terörle nasıl yaşarım, yaşayamam. Gidip iptal edeceğim evimi” diyor.
“Ne evi” diyorum.Susuyor.
Çırağı söze karışıyor.”Abi ustam TOKİ’nin Kayabaşı Konutlarında daireye yazıldı. Bugün belediyede gelen bir abi “Bu teröristlere TOKİ Kayabaşı’ndan ev verecek. Hepsi oraya gelip yerleşecek. O nedenle ustamın da kafası bozuk” diyor.
Berber koltuğunda ustura Berber Orhan’ın elindeyken canıma susamış gibi gülme krizine giriyorum. Berber Orhan ters ters bakıyor. Traş etmek için hamle yaparken ben gülüyorum ve izin vermiyorum.
“Sende inandın mı söylenene” diyorum.
“İnandım tabi, bundan önce gelen soydaşlara da bakmadık mı. Devlet onlara ev vermedi mi?” diye soruyor.
“Ben gidip araştıracağım, eğer TOKİ Kayabaşı’ndan PKK’lılara ev verirse evimi iptal ettireceğim” diyor
“Yok öyle bir şey. Hem olsa bile sen onları asimle eder gönderirsin diyorum”
“Hakketen yok mu öyle bir şey diyor”
“Yok” diyorum ve inanması için yemin ediyorum.
“Gelseler onları Türk olarak asimle edip gönderirsin” diyorum.
“Yok ben terörle yaşayamam” diyor.
NEVZAT ÇİÇEK
GAZETECİ - YAZAR
« Önceki :: Sonraki »