• Arkadaşlarım

  • Bağlantılarım

HAMALLIK MESLEĞİNDE KÜRT ERMENİ REKABETİ

6/11/2009 · Kategori: BASINDA ÇIKANLAR

GECE GÜNDÜZ DEMEDEN DÜNYAYI TAŞIYORLAR...

DÜNYANIN BÜTÜN YÜKÜ ONLARIN SIRTINDA... Hamallık mesleği kendi içerisindeki disiplini ile İngiliz Anayasasından farksız. Osmanlı Dönemi’nde Kürtler ve Ermeniler arasında iktidar mücadelesine sahip olan bu meslek, kendi bünyesinden dünyanın en yaşlı insanı olan Zaro Ağa’yı çıkarır. Kendilerine has sigorta anlayışını kendi içerisinde geliştiren hamalların günümüzdeki en büyük dertleri değişen iş kolları ve “bel fıtığı” 

Eski kartpostallara bakanlar İstanbul’da ne çok değiştiğinin ayırdına varırlar. Galata Köprüsünde eski Türk filmlerinde gördüğümüz tahta bavulu her ne kadar göremesek de, o sahnelerdeki hamallar zamana karşı durmayı becerebilen ender mesleklerden biri olarak duruyorlar. Batılı gezginlerce “Her kül” ve “ İnsani Eşekler” olarak adlandırılan hamalların kâğıt üzerinde bulunmayan kuralları İngiliz Anayasası’ndan daha katı bir şekilde işliyor. Kurallar o kadar sıkı ki asla yıkılmasına müsaade edilmiyor. En önemli unsurun güven olduğu “Hamal Piyasası” da sosyal gelişmelerden nasibini alıyor. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla birlikte Ermeni Hamallar ile Kürt Hamallar arasındaki mücadele Ermeni Hamalların üstünlüğüyle sona eriyor. 1908 yılında Avusturya mallarına karşı boykotun öncülüğünü de Kürt Ali isminde bir hamal yapıyor. Kendi bünyelerinde çok renkli kişilikler çıkaran hamalların en tanınmış siması 160 yıl yaşayan Zaro Ağa. Bugün Eminönü’ndeki iskelelerde çalışan yaklaşık bin beş yüz hamal kendi temsilcilerini belediye meclisine sokacak kadar güçlü. Mesleğin yavaş- yavaş bittiği bu piyasa da en büyük rakip kargo şirketleri ve değişen ticaret anlayışı… Herkesin tek bir belası var oda “bel fıtığı”

Arkalık mı, semer mi?

Hamalların dünyasını yakından tanımak amacıyla, önce onlardan birini bulup bu dünyanın sırlarını öğrenmek gerekiyor, çünkü gazetecilerle araları çok iyi değil. Hamallar yük taşıdıkları bölgeye “iskele” diyorlar. Hamalların yük taşımak için kullandıkları eşyanın ismi “Semer” ve “Arkalık” olarak değişiyor. Arkalık Şişli’de yaptırılıyor ve beş altı kilo civarında ve yaklaşık 150 YTL civarında. Bize hamalları anlatacak kişi Zeynel Tekin kendisi Adıyamanlı. Eminönü bölgesinde çalışan hamalların çoğu Adıyaman ve Malatyalı olup azda olsa Kastamonulu var. Zeynel Dayı’nın anlattığına göre eskiden birisine kız verecekleri zaman “iskele yoksa kız da yok” derlermiş bu yörelerde. Zeynel Tekin aynı zamanda Kızılay Kan verme şampiyonlardan, şuana kadar 76 defa kan vermiş. Daha önce Kazlıçeşme’de hamallık yapmış, orası Tuzla’ya taşınınca Çakmakçılar iskelesine gelmiş. Eminönü’nde bulunan belli başlı iskeleler Fincancılar, Çakmakçılar, Meydancık, Kapalıçarşı, Asmaaltı, İplikçiler, Kazıcılar ve Sirkeci İskeleleri. Buralarda yaklaşık bin üç yüzle bin beş yüz kişi çalışıyor. Eskiden bu iskeleler çok değerliymiş. Bir kişi yerini çok rahat bir şekilde 25–30 bin YTL’ye satabilirmiş ama işlerin azalması ve İstoç, Tuzla, Ambarlar gibi yerlerin oluşmasıyla değerleri gitgide düşmüş. Şu an ne alan ne de satan varmış. Zeynel Dayı'nın anlattığına göre eskiden beş sene çalıştığınızda kazandıklarınızla iki daire satın alabilirmişsiniz. Şimdi Bırakın daire almayı karnınızı doyuramıyorsunuz diyor. İskelenin nasıl satın alındığına gelince; ya birisi yerini satacak ya da ağabeyinizin, kardeşinizin veya babanızın yerine geleceksiniz. Bunun dışında iskelede yeni bir yer açılması söz konusu değil. Zeynel Dayı’nın çalıştığı Çakmakçılar İskelesi’nde yüz bir kişi çalışıyor. Eminönü’nde işlerin azalması ve taşınmanın gündemde olması sebebiyle şimdiden İstanbul Toptancılar Çarşısı’nda yer tutmuşlar. İSTOÇ’taki hâkimiyet kavgasında silahların konuştuğunu biz anlatılanlardan öğreniyoruz.

Kâhya-Kâtip
Kolbaşı-Kesedar...

İskele deyip geçmeyin, oluşturulan kurallar aynı İngiliz Anayasası gibi. Kâğıt üstünde hiçbir şey yok ama her şey kendi içerisinde tıkır- tıkır yürüyor. Sabah saat yedi sekiz arası açılan sandıkta her hamalın bir bilekliği bulunuyor. O saatler içinde bilekliğini aldığınızda işe geldiğiniz belli oluyor. Sandık kapandıktan sonra gelmeniz bir işe yaramıyor. Çalışsanız bile size o gün pay verilmiyor. Çakmakçılar İskelesi'nde olduğu gibi her iskelenin bir başkâtibi var. Başkâtibin altında da üç kâtip var. Bunların görevi gelen giden malı kaydetmek. Her hamal taşıdığı malı kâtiplere yazdırır. Kâtipler akşam kâğıtları toplayarak kime ne kadar mal taşınmışsa onu başkâtibe iletirler. Kolbaşılar tarafından verilen listeler ışığında toplanan paralar başkâtibin kayıt altına almasından sonra kesedar vasıtasıyla o gün pay edilir. Artan küsurat da kasaya konulur. Küsuratların konulduğu kasa senede bir sefer açılır, eğer harcamalardan para kalmışsa pay edilir. Burada sadece bir kişi iki pay alır. O da kâhyadır. Kâhya o iskelede bütün hamalların başıdır. Hamallar tarafından seçilir, yine hamallar tarafından düşürülür. Kâhyanın, esnaf tabir edilen hamallar ve tüccar tabir edilen dükkân sahipleriyle iyi ilişkiler içerisinde olması gerekiyor. Çakmakçılar İskelesi'nde 16 köşe ve 16 kolbaşı var. Bu kolbaşılar yarım gün yük taşırlar. Bunun dışında kâhya, kâtip, kesedarlar hiç yük taşımazlar. İskelede ambar tanımı son derece önemlidir. Çünkü, bütün olay ambarlarla bağlantılı. Ambar'ın durumuna göre işler ya iyidir, ya kötüdür. Ambar malın gönderileceği şirkettir. Malın fiyatı çuvalın büyüklüğüne ve ağırlığına göre değişiklik gösteriyor. Eskiden altı ayda bir yapılan zamlar, işlerin kötü olması sebebiyle bir yıldır yapılamıyor. Burada birbirini kollayan bir sistem işliyor. “Eğer tüccarın işleri iyi olursa bizler zaten zam alırız ama işler kötü olunca bizler de zam yapamıyoruz.” Diyor Zeynel Tekin. Mal ambara teslim edilene kadar hamalların sorumluluğunda bulunuyor.

Hamal sigortası...

Herkes mal taşırken, bazı kişilerin gelip oturduklarını bir iki saat sonra ise kâhya tarafından gönderildiklerini görüyoruz. Gönderilen kişilerin hasta ve çalışamayacak durumda oldukları, bu yüzden kâhya tarafından kendilerine izin verildiği belirtiliyor. Eğer bir hamal, işte herhangi bir sakatlık ve yaralanma geçirirse tedavi masrafları küsuratla oluşturulan kasadan karşılanıyor. Kasadaki para yetmezse hamallardan belli bir limit kesiliyor. Küsurat akşam dağıtılan paylardan arta kalan para demek. Hamal işe gelemediği zaman diliminde gelmiş gibi her gün payı ayrılıyor. Sakatlıkların en berbatı, herkesin en çok yakalandığı bel fıtığı oluyor. İskelede en son toplu olarak dört kişi bel fıtığı ameliyatı olmuş. Adam başı ameliyat için 1300–1800 YTL. Vermişler. Fıtık ameliyatı olanlar üç aya kadar pay alabiliyor. Cenazesi olan birine üç gün pay veriyorlar. Diyelim ki, bir kişi canı istemedi ve işe gelmedi, o zaman pay alma şansı hiç yok. Gelmediğinden dolayı bir ceza verilmiyor, çünkü işler yok Yemek vaktinde herkes kendi yemeğini cebinden yiyor. Çaylar cepten içiliyor, yol paraları cepten ödeniyor. Nereden bakarsanız bakın, bir hamalın ortalama günlük harcaması yaklaşık 15 YTL. Hamalların yaş ortalamasına baktığımızda, genellikle 40–50 arasında. İskelenin en genci 19 yaşında en ihtiyarı ise 62 yaşında. Bu gencin ağır yükü geldimi deneyimliler o yüke omuz verip çıraklığını atlatmasını bekliyor. Eminönü bölgesindeki hamallar manifatura ve hırdavatçılar olmak üzere iki alanda çalışıyor. Başka iskelelerden kimse bir diğerinin bölgesine girmiyor. İş saatleri Pazartesi saat 07.00'da başlıyor. Diğer günler ise 07.30'da. Akşam 18.00'da iş bitiyor. Cumartesi günleri yaklaşık olarak 25 kişi işe geliyor. O gün toplanan hâsılat Pazartesi günkü çalışmaya dâhil edilip dağıtılıyor. Sürekli yük taşımak zorunda olanlar haftada bir gün izin kullanıyorlar. Bir kişiye Pazar günü normal izinden başka 85 günde bir izin düşüyor. Bu arada hamallar arasında taşınan en ağır yük, Kazlıçeşme iskelesinde 325 kiloymuş. Zeynel Dayı geçen gün 162 kilo taşıdığını belirtiyor. Bu işin püf noktasını sorduğumuzda, arkalığı doğru takıp yükü ortaladığınızda hiçbir şey olmaz diyor. Bu da bu mesleğin hayati önem taşıyan ayrıntısı.

Aman camları kırma

Hamalların kendi içerisinde birbirlerine çok bağlı oldukları göze çarpıyor. Bir hata yapan biri hemen aforoz ediliyor ve iskeleye ayak basmasına müsaade edilmiyor. Kendi hakkını devretmekten ya da yerini başkasına bırakmaktan başka çaresi yok. Hamallar için olmazsa olmaz kural 'güven'dir. Kendi tabirleriyle adam olmamış biri onların gözünde eşektir. Cenaze ve düğün merasimlerinde hep beraber hareket ediyorlar. İçlerinden birinin cenazesi oldu mu o gün herkes iskeleye geliyor, bir minibüs kiralandıktan sonra, herkes üzerine düşen yolculuk parasını vererek cenaze evine taziyede bulunup tekrar işine dönüyor. Bazı kurallar o denli önemli ki asla yıkılmasına müsaade edilmiyor.
Bayramlarda kâhya tarafından kasadan para alınarak şeker alınıyor ve herkese dağıtılıyor. Yapılan her şey ortak. Bireysel konuların olay haline gelmesine izin verilmiyor. İskelelerdeki ilginç bir kural da kargo şirketlerinin iskele bölgelerinden ambar malı almamaları. Hamallar, bunun oluşan bir sistem olduğunu kimsenin bunu bozmaya cesaret edemeyeceğini belirtiyorlar. Çoğu gurbetçi olan bu insanların, oy kullanma zamanında 32 bin seçmene sahip Eminönü bölgesinde yüksek bir oy oranına sahip olduklarını ve kâhyaların bir kısmının belediye meclis adayı olup seçimi kazandığını öğrenince şaşırıyoruz. Zeynel Dayı'ya iş sırasında bir kaza olunca ne olduğunu sorduğumuzda bize gülerek şunu anlatıyor. Eskiden bizde bir kural vardı, biri bir cam kırdığı zaman bölük onu karşılardı. Öyle zaman oldu ki kasada topladığımız paralar bu cam kırmalara yetmedi. Ondan sonra kâhya, “Arkadaşlar! Bundan sonra kim cam kırarsa parasını o verecek” dedi. O günden sonra cam kırmalar azaldı.

KUTU:

Dünyanın en yaşlı Hamalı Zaro AğaDünyanın kahrını ve yükünü taşıyan hamallar başlarında bir sürü olay geçtikten sonra kendi efsanevi liderleri Zaro Ağa’yı yaratırlar. 18. Yüzyılın sonuna doğru İstanbul’a gelen ilk Kürt hamallardan biri olan Zaro Ağa’nın ünü kendi döneminde dünyanın en yaşlı insanı olmasından kaynaklanır.1774 Yılında Bitlis’te dünyaya gelen Zaro Ağa 18. yüzyılın sonlarına doğru İstanbul’a gelir. Selimiye Kışlası, Ortaköy ve Tophane Camii’nin inşaatında çalışır ve tekrar memleketine döner. Memleketinde evlenir ve çok para kazanmak için tekrar İstanbul’a gelir. Askerliğini sarayda yapan Zaro Ağa, Rus Savaşı’nda memleketine döner ve Şerif Mirza Aşireti ile birlikte savaşa iştirak ederek bacağından yaralanır. Her sefer İstanbul ve memleketi arasında mekik dokuyan Zaro Ağa memleketinde yedi defa evlenir. Zaro Ağa son olarak gümrüklerde hamal olarak çalışır. Bu işte çabucak kendini gösteren Zaro Ağa kısa bir sürede hamalların kâhyası olur ve bütün iskelelerden pay alır. Zaro Ağa kendisine karşı gelenleri ilerleyen yaşına rağmen yumrukla döven bir yapıdadır. Hayatı boyunca on üç defa evlenen Zaro Ağa’nın bu evliliklerinden toplam 13 çocuğu ve 23 torunu olur. Kâhyalık vazifesinde yirmi sene kalan Zaro Ağa bir iş göremez halde olmasına rağmen hamallar tarafından sevilir ve yardım edilir. İstanbul Belediye Başkanı Operatör Emin Bey zamanında Belediye serhademesi ünvanı verilir ve Zaro Ağa’ya 50 lira maaş bağlanır. 29.6.1934 Tarihinde ölen Zaro Ağa’nın ölüm haberi tüm dünya medyasını ilgilendirir, yatmakta olduğu hastane gazetecilerle dolar. Vefat ettiği zaman Ölüm haberi “Dünyanın en yaşlı adamı öldü” yerli ve yabancı basında duyurulur. Zaro Ağa bir buçuk asır yaşar ve altı önemli savaşa katılır. Yaşadığı dönemde on sultan Osmanlı İmparatorluğu’nda hüküm sürer. Zaro Ağa gençlik günlerini düşündüğünde unutamadığı yılları, 90 yaşında olduğu gençlik yılları olarak belirtir. “Niye bu kadar çok evleniyorsun” diye soranlara “ne yapalım aldığım kadınlar çabuk ihtiyarlayıp ölüyorlar, dayanamıyorlar” diye cevap verir.

Zaro Ağa’nın dünyanın en yaşlı insanı olarak kabul edilmesi bazı şirketler ve çıkar çevrelerinin işine yarar, bu nedenle Zaro Ağa’ya dünyanın değişik bölgelerini gezme olanağı doğar. Her yurt dışı gezisi bayağı yoğun ve renkli geçen Zaro Ağa, 1925 yılında İtalya, 1930 yılında Amerika ve 1931 yılında İngiltere’yi ziyaret eder. 1930 Yılında Amerika’ya gidip burada dokuz ay kalan Zaro Ağa birçok kurum ve şahsiyetle görüşür. Onunla fotoğraf çektirmek 10 dolar, öpmek ise 15 dolardır. Atatürk ile yaptığı görüşmede Atatürk’e çok iyi işler yaptığını fakat kadınlara çok fazla hürriyet verdiğini söyleyerek onu eleştirir. Geçirdiği hastalıktan sonra Etfal Hastanesi’ne yatırılan Zaro Ağa’nın ölümünden sonra cesedine el konulur. Otopsi yapılır ve uzun yaşamın sırları öğrenilsin diye beyni, ciğeri ve kalbi çıkarılarak Amerika'da incelenmeye götürülür. Naaşının geriye kalanları Eyüp Kabristanı'na defnedilir. Naşı defnedilirken torununun torunlarından biri o gömülürken, ağlıyor ve babasının “dünyasına doyamadan gitti”ğini söylüyordu…

KUTU:

Hamallık mesleğinde Kürt ve Ermeni rekabetiAraştırmacı yazar Rohat Alakom’un “Eski İstanbul Kürtleri” kitabında belirttiğine göre 18. Yüzyılda hamalların büyük bir çoğunluğu Erzurum, Bitlis, Van, Muş ve Elazığ gibi yörelerden İstanbul’a geliyordu. Daha önce memleketlerinden İstanbul’a gelmiş bulunan Ermeni ve Kürt hamalları da daha sonraları memleketlerine uğradıklarında kendi yörelerinde bulunan insanları İstanbul’daki iş olanakları hakkında haberdar ederek “hemşeri kolonileri” nin yaratılmasına zemin hazırlarlar. 1826 yılına kadar beraber iş yapan Kürt ve Ermeni hamallarının kaderi 1826 yılında ortadan kaldırılan Yeniçeri Ocağıyla değişir. Yeniçeri Ocağı’na kayıtlı olan ve bir dizi isyanda ön taraflarda bulunan Kürt hamalları Ocağın kaldırılmasıyla birlikte önemli ölçüde güçlerini yitirirler. Bu hamallardan bir kısmı bir daha dönmemek üzere gemilere doldurulup Anadolu’ya taşınır. Tasfiye edilen Kürt ve Türk hamalların yerini ise Ermeni hamalları alır. 1876 Yılında iktidara gelen Abdülhamit, Kürt hamalları tekrar İstanbul’a getirterek Ermeni hamallarına karşı mevzilendirir. 26 Ağustos 1896 yılında bir kesim Ermeni Devrimcinin Galata’da bulunan Osmanlı Bankası’na saldırmasıyla başlayan olaylar çok kanlı geçer. Binlerce Ermeni öldürülür. 28 Ağustos tarihli gazeteler ölü sayısının bin olduğunu yazar. Bu olaylar sırasında işini bırakmak zorunda kalan Ermeni hamalların sayısı 400–500 kişi arasında değişir. Kürtler yetmiş yıl sonra tekrar hamallık mesleğinde iktidarı ele geçirirler. Kürt hamallardan lakabı bu yıllarda Avrupa basınında Abdülhamit’in “Kürdistan’dan getirttiği baltalı Kürtler” olarak anılır. 1906 yılında İstanbul Belediye Başkanı Rıdvan Paşa’nın Kürt Bedirhaniler tarafından öldürülmesi Kürt hamallar üzerindeki baskının artmasına yol açar. Bu baskı ancak 2. Meşrutiyet’ten sonra ortadan kalkar. 1908 yılında Avusturya’nın bazı Osmanlı topraklarını ve Bosna-Hersek’i ilhak etmesi sonucunda İstanbul’da Avusturya’ya karşı boykotun öncülüğünü Kürt Ali adında bir hamal yapar. Boykot 27 Şubat 1909 tarihinde son bulur ve Kürt Ali’nin hamallardan topladığı parayı kendi hesabına aktardığı iddia edilir. Bu sıralarda Kürt hamalların bulunduğu “umum yerleri ve kahvehaneleri” dolaşan Said-i Nursi babasının da hamal olduğunu belirterek Kürt hamallarına, Ermeniler için “dost olup, el ele vereceğiz” biçiminde önemli bir uyarıda bulunur. 1925 yılında patlak veren Şeyh Sait İsyanı’nda, Şeyh Said’in oğlu olan Ali Rıza Efendi’nin İstanbul’da Kürt Amele Reisi Reşid Ağa’nın evinde kaldığının belirlenmesi Kürt hamallarının gözaltında tutulmasına sebep verir.


Haber: Nevzat ÇİÇEK
Nevzat@noktadergisi.com.tr

30 EKİM - 6 KASIM ARASINDA AGOS GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR... 

KÜRT AÇILIMINDA DAHA YÜRÜYECEK ÇOK YOL VAR

6/11/2009 · Kategori: BASINDA ÇIKANLAR


Başbakan Erdoğan’ın 2005 yılında Diyarbakır’da yaptığı konuşma Kürt Sorunu’nun çözümünde milat oldu. Erdoğan burada yaptığı konuşmada sorunun isminin “Kürt Sorunu “ olduğunu ve büyük devletlerin geçmişleriyle hesaplaşabilmesi gerektiğini ifade etmişti. Başbakan’ın bu konuşması o dönem tarihi olarak nitelendirilmiş ve birçok kesim tarafından da olumlu karşılanmıştı. Ancak Erdoğan’ın Hakkâri’de üç yıl sonra “Ya sev ya terk et” sözüne karşılık gelecek söylemlerde bulunması bir anda havayı tersine çevirdi ve Kürt Sorunu çözümünün başka bahara bırakıldığı sonucunu ortaya çıkardı. Diğer taraftan İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın bu yıl içinde başlattığı “Demokratik açılım” çalışmaları geniş kesimlere anlatıldı ve bugün PKK’lıların Türkiye’ye gelmesiyle sonuçlandı. Peki bu açılım tarihsel olarak neden şimdi yapılmıştı ve bundan sonra ne olacaktı? Silahtan arındırılmış bir PKK, DTP’nin siyasetini nasıl etkileyecek ti? Daha da önemlisi bugünlere nasıl gelinmişti?

MİT Müsteşarı Emre Taner etkin rol aldı

2008 yılında çalıştığım Taraf Gazetesi’nde “PKK’yı dağdan indirme Planı”nı yazmıştım. Haberin yayınlanmasından sonra görüştüğüm devlet görevlileri, PKK’lılar ve Irak Bölgesel Kürt Hükümeti yetkilileri bir sürecin başladığını ve çözüme her zamankinden daha çok yaklaştıklarını ifade etti. O planda özellikle MİT Müstearı Emre Taner’in aldığı role dikkati çekmiş ve bu bağlamda Kürt Yönetimi ile olan ilişkilerin de düzeltildiğini ve daha da genişletileceğini ifade ederek, “Türk Özel Kuvvetleri bölgedeki varlığını aza indirmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de Kuzey Irak'taki sekiz bürosunda son gelişmelere paralel bir değişikliğe gitmiş, binbaşıya kadar düşürülen komuta kademesi kurmay albay düzeyine yükseltilmişti. MİT'in daha önce üç eleman bulundurduğu Erbil bürosundaki eleman sayısı 96'ya yükseltilmiş, bu elemanlardan 14'ü PKK'yla ilgili yeni stratejiye ilişkin koordinasyonda yer almıştı.” diyerek yeni duruma dikkati çekmiştim. Bütün bu süreç yaşanırken Irak’ın en azından kısa vadede üçe bölünmeyeceği bizzat Amerika Dışişleri Bakanı Rice tarafından taraflara bildiriliyordu. Uzun bir Avrupa Seyahati sonrasında Kürt Yönetimi’nin Başkanı Mesud Barzani ve Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani’nin “Kürtler için devlet gerçekçi değildir ve hayaldir açıklaması”. Bir diğer gelişme de,  ÖZGÜN DURUŞ’ ta yayınladığımız “Suriye’nin açılıma destek veren 49 No’lu kararı da PKK’daki Suriyeliler için başka bir çıkış kapısını aralıyordu. Süreç, Amerika, Birleşmiş Milletler, Irak, Suriye, Avrupa Birliği ve Türkiye tarafından yürütülüyordu. Yani fotoğraf büyüktü ve Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında adımlar yavaş - yavaş hayata geçiriliyordu.

Öcalan, on yıl sonra tekrar çağırdı

Türkiye’de bütün bunlar yaşanırken konunun bir diğer muhatabı olarak öne çıkan PKK’da ise Abdullah Öcalan Kenya’dan Türkiye’ye getirildikten sonra 2 Ağustos 1999 tarihinde yaptığı bir çağrı ile, “Demokratik cumhuriyete destek ve iyi niyet adımı” olarak, bir grup PKK’ lının Türkiye’ye gelmesini istedi. Bunun üzerine 1 Ekim 1999 tarihinde Ali Sapan, Seydi Fırat, M. Şirin Tunç, İsmet Baycan, Sohbet Şen, Yüksel Genç, Yaşar Temur ve Gülten Uçar’ın yer aldığı Birinci Barış ve Demokratik Çözüm Grubu, Şemdinli’den Türkiye’ye giriş yaptı. Öcalan kısa bir süre sonra çağrısını yineledi ve bu kez de “2. Barış ve Demokratik Çözüm Grubu adı” altında Haydar Ergül, Ali Şükran Aktaş, Aygül Bidav, İmam Canpolat, Yusuf Kıyak, Aysel Doğan, Hacı Çelik ve Dilek Kurt 29 Ekim 1999 tarihinde Avusturya’nın başkenti Viyana’dan havayoluyla Türkiye’ye geldi. Gelenler tutuklanarak cezaevine konuldu. Öcalan bu çağrıdan on yıl sonra  9 Ekim 2009’da avukatlarına, ‘Kürt sorunun çözümünde askeri ve siyasi yöntemlerin tıkanıklığı yaşadığı, bu tıkanmanın aşılması ve siyasetin önünün açılarak demokratik çözüm sürecinin gelişmesi için bir kez daha barış gruplarının devreye konulması yönünde çağrı yaptı.” Öcalan’ın bu çağrısından sonra Mahmur ve Kandil’den gelen 34 kişi Türkiye’ye geldi. Bu gruplara on yıl öncesine oranla daha iyi davranıldı. Gruptan 29 kişi hemen bırakılırken, diğer beş kişinin işlemleri sürüyordu. Bu kişilerinde bırakılacakları beklentisi oldukça yaygındı. Silopi’de yaklaşık kırk bin kişi tarafından karşılan grup üyeleri etkin pişmanlık yasasından yararlandırılmadan serbest bırakılması bundan sonraki adımında hızlandırılacağının göstergesiydi. Bütün bu gelişmler olurken İçişleri Bakanı Atalay’ın “yüz kişi daha bekliyoruz” söylemi ve Başbakan Erdoğan’ın bütün herkesi Türkiye’ye davet etmesi sürecin daha da hızlandırılacağını gösteriyor.

Açılım neden şimdi?

İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın görüştüğü ikinci gazeteci grubu arasında bende bulunuyordum. Orada Beşir Bey’in ağzından bunun bir devlet projesi olduğunu ilk defa duydum ve devletin bu sorunu çözmek için kararlı olduğunu çok net gözlemleyebildim. Bakan Atalay, nereye giderlerse gitsinler bu sorunun önlerine çıktığını ve artık bunun çözümünün zaruri olduğunu ifade ederken devlet kurumları arasında da tam anlamıyla bir mutabakat olduğunun altınız çiziyordu. Diğer taraftan Amerika ve diğer devletlerin de sorunun çözümü için Türkiye’ye destek olduğu alttan alta dillendirilirken, açılımın Türkiye’nin demokratikleşmesine katkı sağladığı ifade ediliyordu. Diğer taraftan Avrupa ve Türkiye’de bulunan bazı Kürt aydınları ise açılımım PKK’nın sınıfsal bir hareketten milli bir çizgiye kaymaması için düşünüldüğünü ve zamanlamasının çok iyi olduğunu ifade ediyorlardı. Bu aydınlara göre eğer PKK hareketi milliyetçi bir yapı ile Barzani Hareketi ile birleşirse aran milliyetçiliğin önünde kimsenin durma şansı yoktu ve buda beraberinde ayrılmayı getirecekti. Onlara göre, açılımla birlikte hem bunun önü kesildi hem de PKK’nın milli bir çizgiye geçilmesinin önü alındı. PKK’ya göre de artık açılım kaçınılmazdı. Çünkü devlet yetkilileri de bu işin silahla çözülmeyeceğinin farkındaydı ve yeniden yapılandırılan Ortadoğu’da kimse PKK’nın rahat hareket etmesine imkan vermezdi. PKK’da bu açılımı öteden beri bekliyordu be bunu gerek Öcalan gerekse de Kandil Yönetimi açıkça ilan etmişti. Tek sorun kendilerinin muhatap olarak alınmasıydı. Ancak açılımla ilgili olarak halen somut bir yol haritasının bulunmayışı çok fazla eleştiriliyordu. PKK, alsında gönderdiği gruplarla bu somut adımların ne olduğunu görmek ve devlet algınsın ne derece değiştiğine şahit olmak istiyordu.

PKK: “ABD yeni politika geliştirdi”

PKK’nın önde gelen yöneticilerinden Cemil Bayık 20 Ekim tarihinde PKK’ya yakın  Fırat Haber Ajansında politika değişikliğinin neden değiştiğini şöyle açıklıyordu: “Amerika son 29 Mart yerel seçimlerine kadar Türkiye'nin Kürt politikasının başarıya gitmesi için her türlü desteği veriyordu. 29 Mart seçimleriyle birlikte ortaya çıkan bir tablo oldu. Bunu en erkenden gören de Amerika oldu. ABD, yeni bir politika geliştirmeye başladı. Türkiye'nin 1924’ten beri geliştirdiği Kürt politikasının artık sonuç vermediğini, iflas ettiğini gördü. Onun için yeni bir Kürt politikasının geliştirilmesini hem kendi çıkarları açısından hem de geliştirmek istediği Türkiye, Irak, ABD ittifakı açısından uygun gördü. Çünkü Türkiye Kürt’ü inkar ederek PKK'yi tasfiye etmeye çalışıyordu. Yıllarca bunun için çaba gösterdi ve Amerika da buna destek verdi. Fakat bu tarzda PKK'nin tasfiye olmayacağı çok net bir biçimde ortaya çıktı. Obama seçim sonrası Türkiye'ye geldiğinde TBMM’de Ahmet Türk’le görüştü, “ilk kez Türkiye'de bir Kürt lideriyle görüşüyorum” dedi. Bu aslında Türkiye'nin o güne kadar izlediği politikaya ters bir yaklaşımdı. Bu Amerika’nın Türkiye'de Kürtlerin varlığını kabul etmesiydi. Böyle bir sorun Türkiye'de var, bunun mutlaka çözülmesi gerekir anlamına geldi. Türkiye bunu gördü aslında. Türkiye inkar eden politikasının yerine, ABD tarafından yeni bir politikanın geliştirildiğini görünce, Türkiye o politikayı önünde buldu ve o politikayı kendisi de esas aldı.” Diyordu.

Bölgede nasıl karşılandı?

Barış Grubu’nun Türkiye’ye gelmesi öncesinde özellikle “Demokratik Açılım” sebibiyle yaptığımız Güneydoğu turunda en çok öne çıkan talep çatışmaların bitirilmesiydi. Bu nedenle açılım desteklenmekle birlikte çok ciddi bir korku kültürünü de beraberinde getiriyordu. İnsanların beklentisi o kadar yüksekti ki herkes açılıma nasıl katkı vereceğini hesaplıyordu. Öyle ki İçişleri Bakanı Beşir Atalay’a sunulmak üzere bölgenin önde gelen sivil toplum kuruluşları raporlar hazırlayarak görüş ve önerilerini iletiyordu. Açılım belki de en fazla DTP ve seçmenini heyecanlandırsa da bundan sonrası için kimse çok fazla konuşmak istemiyordu. Çünkü gelecek ile olan beklentiler yerini somut adımları görmeye adanmışken, ilerisi için herkes “Turizm cenneti”, “Petrol merkezi”, “İş sahası”, Organik tarım merkezi” gibi sıfatlarla bölgenin daha iyi bir geleceğe sahip olacağına inanıyordu. Bölgede PKK ve DTP çizgisinden farklı politika ve düşünceye sahip olan sivil toplum kuruluşları açılımı desteklerken, akan kanın durması için PKK’nın görmezden gelinemeyeceğini söylerken, hükümete de “Açılımda İslami hassasiyetleri göz ardı etmeyin” çağrısında bulunuyordu.

Gelenler ne olacak?

PKK’nın tamamıyla silah bırakması durumunda gelecek olan militanların ne olacağı en çok merak edilen soruların başında geliyor. Hükümet çevrelerinden aldığımız bilgilere göre öncelikle  Mahmur  Kampı boşaltılacak. Köyüne dönmek isteyenlere yardımcı olunacak. Dönmek istemeyenler için ise Diyarbakır, Mardin, Kızıltepe, Nusaybin, Batman, Siirt ve Ağrı gibi, ekonomik şartları Hakkâri ve Şırnak gibi illere nazaran daha iyi olan yerleşim birimlerinde yer gösterilecek. Bu yerler seçilirken özellikle polis bölgesi ve düzlük alanlar olmasına özen gösterilecek. Bölge Kalkınma Ajansları vasıtasıyla gelenlere iş bulunacak. Bunun dışında Irak’a gitmek isteyenler teşvik edilecek. Lider kadronun başka bir yere gönderilmesi seçenekler arasında bulunurken bunun en son aşama olduğu ifade ediliyor. Türkiye’nin yeni bir anayasa ile bazı kültürel hakları garanti altına alması, siyasi partiler yasasında değişikliğe gitmesi beklenirken, PKK’lıların gündelik yaşama adapte olmaları için de bir dizi çalışmanın koordineli bir şekilde yapıldığı belirtiliyor. Suriye uyruklu PKK’lıların bu aşamada Irak’ta mülteci statüsünde yaşamaları ya da Suriye’ye dönmeleri önündeki her türlü engelin kaldırılması amaçlanıyor.

PKK’nın silah bırakması DTP’yi nasıl etkiler?

PKK’nın attığı her adımda en çok etkilenen parti şüphesiz DTP’dir. DTP’de öteden beri var olan yönetim tarzında PKK’nın etkisinin çok iddia olduğu artık tartışılmaz bir gerekçe. Bu anlamda dağdan inecek PKK’lıların siyaset yapacakları parti DTP’dir. Bu anlamda her ne kadar partide atanmışlık sorunu tam anlamıyla aşılmadıysa da özellikle “kentli” siyasetçi olarak öne çıkan Osman Baydemir, Abdullah Demirbaş, Fırat Anlı gibi isimlerin politikalarda daha etkin olmak isteyecekleri, diğer taraftan da DTP politikalarının yeniden revize edileceği beklentisi oldukça hakim. Diğer taraftan seküler Kürt milliyetçileri ile muhafazakar Kürtler arasındaki uçurumun genişlediği DTP’de, DTP’nin son hamlelerle muhafazakâr Kürtlerin tekrar partiye kazandırılacağı ve diğer Kürt gruplarına da ulaşabileceği beklentisi oldukça yaygın. Diyarbakır’ın yeni anakent alanlarından Kaya pınar Belediyesi sınırları içerisindeki lüks yaşamla Bağlar Mahallesi arasındaki yaşamın Diyarbakır’da ve genelde DTP politikalarını nasıl şekillendireceğini de bu süreçte çok net görmek mümkün olacak. Her anlamda silahtan arındırılmış bir PKK, DTP’yi siyasetin normal sınırlarına çekebileceği gibi yeni söylemlerle de parti geniş kitlelere açılabileceği gibi, dar kapsama da hapsedilme riskiyle karşı karşıya. Bu süreçte DTP içerisinde Öcalan’ın daha fazla ağırlığını görmek ve farklı düşünce tarzlarının DTP’de çarpıştığını görmek sürpriz olmayacaktır. Ama ne olursa olsun DTP’nin söylemi eskisinden daha yumuşak olacaktır. Diğer taraftan AK Parti’nin açılıma birlikte Türkiye’nin batısında kaybettiği oyları tekrardan toparlayabileceği beklentisi yoğunlaşırken, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da Kürtlerden tekrar ciddi miktarda bir oy alabileceği beklentisi siyasi uzmanlarca değerlindir ilken, AK Parti’nin üçüncü defa iktidara gelme şansını açılımın başarılı olması durumunda ciddi anlamda yakalayacağı ifade ediliyor.Açılımla birlikte bölgede en fazla oy kaybeden daha doğrusu oyu MHP ve CHP’nin kısa sürede bölgede toparlanamayacağı ama ülkenin iç, batı ve Karadeniz bölgelerinde milliyetçi oyları alabileceği belirtiliyor. Kısaca PKK’nın silah bırakması safların tekrardan oluşturulması anlamına geliyor ki, yakın zamanda Kürtler arasında çeşitli siyasi renklerin ortaya çıkmasına şaşmamak gerekiyor.

Öcalan’ın yol haritası’nın bir kısmıyla geldiler

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Abdullah Öcalan’ın, kötü muamele, zehirlenme, yeniden yargılanma ve işkence iddiaları nedeniyle açılmış davaları bulunuyor. AIHM bu davaların hepsini tek bir dosyada toplayarak Türkiye’den de savunma istedi. Öcalan’da hem Demokratik açılımın yol haritasını hem de AIHM’e göndereceği savunma için tam 760 sayfa kaleme aldı. Devlet tarafından el konulan bu defterler er ya da geç AIHM’e gönderilmek zorunda. Öcalan’ın avukatlarından aldığımız bilgilere göre bu yol haritasının içerisinde kesinlikle ayrılıkçı bir talepte bulunmazken, özellikle 1921 Anayası’na atıfta bulunuyor. Bu yol haritası içerisinde özellikle Kandil’den gelen grubun istediği maddeler bulunuyor. Kandil’den gelen grup: Askeri ve siyasi alana dönük operasyonların durdurulmasını ve Kürt sorununun barışçıl ve demokratik siyasi çözümünün önünün açılmasını ve bu çözümün Türkiye’nin gerçek anlamda demokratikleşmesine bağlı olarak Kürt halkının özgür iradesini esas alma temelinde diyalog ve müzakere yöntemiyle gerçekleştirilmesini, Türkiye demokratik ulusunun bir parçası olarak Kürt halk kimliğimiz temelinde ve anayasal güvenceye sahip olarak özgür, eşit ve birlikte yaşamak, Anadilimiz olan Kürtçeyi her yerde özgürce konuşmak, öğrenmek, geliştirmek ve tarihi değerlerimizi, kültürümüzü ve coğrafyamızı anadilimizde yaşamak, Çocuklarımızı Kürtçe adlandırmak, Kürtçe eğitmek ve büyütmek, Kürt halkı olarak tarihimizi, kültürümüzü, sanat ve edebiyatımızı özgürce yaşamak, geliştirmek ve korumak, Kendi kimliğimizle demokratik toplumsal örgütlenmemizi geliştirmek, demokratik siyaset yapmak ve kendimizi özgürce ifade etmek, Kürdistan’ın köy, kasaba ve şehirlerinde özel harekatçı, korucu ve polisin baskı ve zulmünden uzak, yeterli imkanlara kavuşmuş ve güvenlik içinde yaşamak, Türkiye’nin demokratikleşmesini ve bunun için sivil-demokratik bir anayasanın hazırlanmasını istiyoruz.” Diyerek adeta Öcalan’ın “Yol haritası” nın bir kısmına atıfta bulunuyordu. Yol haritasında Öcalan’ın belki de devlet tarafından en kabul edilmez istekleri arasında PKK militanlarının Demokratik Cumhuriyet içerisinde “silahlı güç olarak” bulunması geliyor. Ancak, Öcalan’ın yol haritasını bu gelinen noktadan sonra tekrar güncelleyebileceği Öcalan’a yakın kaynaklarca ifade ediliyor.


ÖZGÜNDURUŞ GAZETESİ 8.SAYI

5233 SAYILI YASA

25/10/2009 · Kategori: BASINDA ÇIKANLAR

NEVZAT ÇİÇEK * / ‘Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun’un çıkmasından bugüne devletin vatandaşına ödediği tazminat miktarı bir milyar dolar. Bu rakamın üç milyar doları bulması bekleniyor.

Türkiye’de 1984 yılından bu yana yaşanan şiddet ortamına bağlı, Olağanüstü Hal uygulanması, koruculuk sistemi, yayla yasağı, kara mayınları, ekonomik nedenler ve altyapı sorunları gibi nedenlerle sayıları milyonlarla ifade edilen insan, geleneksel yaşam alanlarını terk etmek zorunda bırakıldı. Yerinden edilmeyle birlikte tüm maddi ve manevi varlıklarını geride bırakarak, şehir merkezlerine göçen bu insanlar temel yaşam koşullarından yoksullaştı. Başta barınma, temiz su, besin, sağlık ve eğitim gibi en temel yaşam koşullarından mahrum kaldı. Bu durum, başta mülkiyet olmak üzere, konut aile yaşamına saygı, işkence ve kötü muamele yasağı ve seyahat hakları gibi bir dizi anayasal hakların ihlal edilmesine neden oldu. Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nin 2002 tarihli tavsiye kararında Türkiye’ye birçok öneriyle birlikte ‘yerinden edilenlerin maddi zararların tanzim edilmesi’ çağrısı yer aldı. Bu gelişmeler üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Ağustos 2004’te 5233 sayılı ‘Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun’ çıkarıldı. Kanunun çıktığı tarihten bugüne kadar devletin kendi vatandaşına ödediği tazminat miktarı bir milyar dolar. Sonuçlanacak davalarla birlikte bu rakam üç milyar doları bulacak. Açılıma karşı çıkan ve şiddetten beslenenlere bu tabloyu hatırlatmakta yarar olduğu kanısındayım.  

Yasa AİHM’in verdiği kararlar üzerine çıkarıldı


“5233 sayılı yasa, Terörle ve Terörle Mücadeleden Kaynaklanan Zararın Ödenmesi” hakkındaki kanun 2004 yılının Temmuz ayında Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yürürlüğe girdi. Bu kanun; esas itibariyle 1984 yılından bu yana terör ve terörle mücadeleden kaynaklanan nedenlerden, yani yakınını kaybedenler, köyü boşaltılan, köyü yakılan, tarlaları zarar gören ve bağ/bahçelerinde oluşan zararların ödenmesidir. Bu yasanın çıkış amacı da aslında iç nedenlerden çok, dış nedenlerle ilgilidir. Zarar gören vatandaşlar tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) çok yoğun başvuruların olması ve AİHM’in, başvurulan davaları ele alırken, Türkiye aleyhine çok kararlar vermeye başlaması ve Türkiye’nin çok ciddi miktarda tazminat ödemesi sonucu Türkiye, davaları kendi iç hukukunda çözmek için 5233 sayılı yasayı oluşturdu. Türkiye bu yasayı yürürlüğe geçirdikten sonra, AİHM; “Türkiye 5233 sayılı yasa çıkarmıştır, iç hukuk etkilidir ve bu nedenle mahkeme olarak karar verme yetkimiz yoktur” açıklamasını yaptı. Bunun üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde henüz sonuçlanmamış binlerce “mülkiyet hakkı” ihlali ve buna bağlı olarak da yaşam hakkı vb. ihlal dosyaları mahkeme tarafından başvuru sahiplerine iade edilmeye başlandı. Bu yapılmadan önce hükümet tarafından mahkemeye bir başvuru yapılmış, başvuruda 5233 sayılı yasa uyarınca illerde valilikler bünyesinde zarar tazmin komisyonlarının kurulacağı ve başvuruları bu komisyonların değerlendirebileceği, dolayısıyla da mahkeme önündeki dosyaların düşürülmesi talep edilmişti.  


Sekiz yıl bekleyeceğime parayı alırım


Vatandaşlar da bunun üzerine il valiliklerine başvurularını yaptılar. Valilikler tarafından kurulan komisyonlar, vatandaşlara yaşadıkları zararlara ilişkin öneri sundu ve oluşan zararları kendi hesaplamalarıyla belirledi. Bu hesaplamalardan sonra vatandaşlara kabul edip etmemeleri konusunda soru soruldu: “Eğer kabul ediyorsanız sulhname imzalayın, şayet etmeyecekseniz ‘anlaşmaz’sızlık protokolü hazırlayalım, davaya başka yollardan başvuru yapın” gibi öneriler sunuldu. Valiliklerin önerdiği rakamı kabul etmeyenler, bu durumda idare mahkemesine dava açabiliyor. İdare mahkemelerinde davalar ortalama iki yıl gibi bir süre sürüyor. İdare mahkemesinin kararı eğer olumsuz çıkarsa, bu kez Danıştay süreci başlıyor. Danıştay süreci de asgari iki yıl devam ediyor. Böylece dört yıllık bir zaman kaybetme söz konusu oluyor. Bu dört yıllık süreç sonunda, eğer dava açan mağdur olan vatandaş, arzu ettiği sonucu alamadığına inanıyorsa, AİHM'e başvurma hakkına sahip oluyor.. AİHM süreci de yaklaşık dört yıl sürüyor. Tüm bunların toplamı 8 yıl gibi bir süreç ediyor. Vatandaş da burada valiliklerin önerdiği rakamları kabul etmek zorunda kalıyor. Uzun yıllar bekleyeceğime, çok az da olsa valiliğin vereceği tazminatı alayım düşüncesi oluşuyor zarar gören vatandaşlarda. Yani valiliğin önerdiği rakamları kabul eden çoğunluk istemese de kabul ediyorum demek zorunda kalıyor. TESEV için Van’da yasanın işleyişiyle ilgili yaptığımız araştırmalarda Van Yalım Erez Mahallesi’nde bulunan vatandaşların çoğunun umudunun 5233’den gelecek parada olduğunu görmek ve gelecek her miktardaki paraya razı olacaklarını ifade etmeleri çaresizliklerinin göstergesiydi.  


Yasa sadece zarar tazminatı hedefliyor


“Birleşmiş Milletler Uluslararası İnsan Hakları Hukuku” ve “Savaş Hukuku’nun Ciddi İhlalleri Durumunda Telafi ve Tazminat Hakkına Dair Temel Yol ve Gösterici İlkelerine” göre, benzer ihlallere maruz kalmış kişiler, uğradıkları zararın gerektiği ölçüde tazminat talep etme hakkına sahiptir. Bu tazminat ise yerine koyma, zarar tazmini, zihinsel ve fiziksel rehabilitasyon ve sosyal statünün yeniden kazandırılması şeklinde ayrışmıştır. Yine BM İnsan Hakları Alt Komisyonu tarafından kabul edilen “ Mülteciler ve Yerinden Edilen İnsanlar İçin Barınma ve Mülkiyetin Yeniden Tesisine İlişkin Prensiplerde devletlerin sorumluluklarını düzenleyen hükümler yer almaktadır. 5233 sayılı yasa ise bu bağlamda öyle görülüyor ki, sadece zarar tazminatını hedeflemektedir. Yasa, konsept olarak, “geri dönüşü” içermemektedir. Üstelik bu tazmin manevi zararı karşılamayan ve yukarıda belirtildiği üzere birçok eksiklik taşıyan ve şu halde bunu gerçekleştirmeyen bir aksaklıklar zinciriyle yapılmaya çalışılmaktadır. Oysaki söz konusu yasanın genel gerekçesinde, “Kişilere verilen zararlar, ister terör örgütlerinin eylemlerinde, ister terörle mücadele sırasında Devletçe alınan tedbirlerden kaynaklanmış olsun; bu zararların belirtilen ilkeler uyarınca karşılanması, Devlete olan güveni pekiştirecek, Vatandaş-Devlet kaynaşmasını artıracak, terörle mücadeleye ve toplumsal barışa önemli katkıda bulunacaktır. Terörle mücadelede Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve güvenlik kuvvetlerinin kazandığı olağanüstü başarının sosyal ve ekonomik tedbirlerle desteklenmesi zorunluluğu toplumumuzun bütün kesimlerince kabul edilmektedir” denmektedir.  


Şu ana kadar bir milyar dolar ödendi


Komisyonda çalışan memurlarının da katkılarıyla bu yasa sadece ve sadece bir “ maddi zarar tazmini” olarak uygulamaya konulmuştur. Öyle ki keşif ve bilirkişi tutanaklarında mağdurların yaşadıklarına, zorunlu göç hikâyelerine dair tek bir paragrafa dahi rastlamak mümkün değildir. Komisyon üyelerinin büyük bir kısmı valiliklere bağlı imar, çevre, ziraat, sağlık gibi müdürlük elemanlarından oluşmaktadır. Bu üyeler de “Devlet bütçesinden ne kadar az verirsek o kadar iyi” diyerek mümkün olduğunca az para verme derdindeler. Buna rağmen kanunun yürürlüğe girdiği tarihten bugüne kadar, Zarar Tespit Komisyonları’na toplam 360.961 başvuru yapıldı.. Bu başvurulardan 178.304 adedi sonuçlandırılmış olup;bunlardan 114.541 başvuru için tazminat ödenmesine karar verilmiş, 63.763 başvuru ise reddedilmiştir. Ağustos 2009 itibariyle, komisyonlarca olumlu sonuçlandırılan ve sulhname imzalayan vatandaşlara ödenmek üzere talep edilen toplam zarar tutarı 1.605.624.576 TL olup, bunun 917.953.539 TL’si ilgililere ödenmiştir. Kalan 687.671.518 TL’nin ödenmesine yönelik çalışmalar devam etmektedir. Yaklaşık olarak sonuçlandırılacak 180 bin dosya için de devletin iki milyar dolar civarında bir para ödeyeceği belirtilmektedir. 5233 nolu yasa çıkmadan önce AİHM’e yapılan başvurularda alınan paralarla birlikte Türkiye’nin kendi vatandaşına “terörle mücadeleden” dolayı verdiği zararı beş milyar dolar özürle kapatmaya çalıştığı belirtilmektedir. Bu rakamlar bile bu şiddetin neden durması gerektiğini anlatıyor… Şiddetten beslenmeye devam edenlere ve açılıma karşı çıkanlara duyurulur...  


TARAF GAZETESİ 23.10.2009

DENGBEJLER

25/8/2009 · Kategori: BASINDA ÇIKANLAR

“Degbejler Başbakanı divanlarına davet ettiler”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan önceki günlerde grup konuşmasında yaptığı konuşmada “Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaşı Veli, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal bu toprakların mayasını yoğururken Cudi’nin, Munzur’un eteklerinde dolaşan dengbejler de aynı topraklara, aynı kardeşlik mayasını atıyor.” Dedi. Erdoğan’ın kardeşlik mayasını atıyorlar dediği dengbejler Erdoğan’In son söylemlerini desteklediklerini söyleyerek “Gelsin bizim divanımıza bizi dinlesin ona barış tınıları söyleyelim” dediler.

Kürtçe'de 'Sese hayat veren' anlamına gelen 'Dengbêj', Kürt kültürüne ait destanları, aşk hikayelerini, isyanları, tarihi olayları herhangi bir enstrüman kullanmadan, sesleri ile canlandıran Kürt ozanlarına verilen isme deniyor. Kimi zaman aile büyüğünden icazet alan, kimi zamanda sadece kendi sesinden bu geleneğe dâhil olmuş kültürün temsilcileri Başbakan Erdoğan’ın grup toplantısında kendilerinden bahsetmesine çok sevindiler. Diyarbakır’da Büyükşehir Belediyesi tarafından tahsil edilen ve dengbejlerin bağlı olduğu Dicle Fırat Kültür Merkezi tarafından işletilen Diyarbakır Dengbej evinde dengbejlerle Başbakan Erdoğan kendilerinden bahsetmesini, dengbej kültürünü ve Kürt açılımını konuştuk.

“Dengbejlik yok oluyor. Sahip çıksınlar”

Diyarbakır Bülbülü olarak anılan degbej Seydoyı Boyacı bu kültüre yaklaşık elli yıldan fazladır emek verdiğini söylüyor. Pazartesi hariç her gün burada dengbejlik yaptığını söyleyen Boyacı, Diyarbakır’da 25 dengbej kaldıklarını ve bu kültürün yavaş, yavaş yok olmaya başladığını ifade ederek, “İnşallah Yakın zaman da da barış kelamları (Denbêjlerin seslerini kullanarak yarattıkları yapıtlara "kilam" denir) söyleyeceğiz. Başbakan bu kültüre sahip çıksın. Ondan bizi dinlemesini istiyoruz. Çünkü biz sözlerimizle bir insanı yücelttiğimiz gibi yerin dibine de sokabiliyoruz. Başbakan anaların ağlamasını istemiyor. Bizde istemiyoruz. Kendisinin bu söylemini destekliyoruz” dedi.

Dengbejin bir saatte söyleyebildiğini ve 12 saatte mesele anlatabildiğini söyleyen Boyacı eski günlerde düğünlere ve davetlere gittikleri zaman kendilerinin yerinin çok ayrı olduğunu ifade ederek, “Ne yazık ki hepimiz köylerimizden koptuk, yeni bir çevre oluşturana kadar epey bir zaman geçti” dedi.
 

“Başbakan gelsin ona barış tınıları söyleyelim”

Muhamedi Derik’i olarak bilinen Mehmet İnce ise eskiden köy köy, şehir şehir gezerek anlattıkları hikayelerle bu kültürü şimdiye kadar yaşattıklarını şimdilerde ise ancak örgütlenebildiklerini ve festival ve davetlere gidebildiklerini anlattı. 
                    


Dengbejlerin genellikle erkeklerden çıktığını ifade eden İnce, kadınlar sesinin hoş karşılanmaması için erkeklerin ön plana çıktığını ifade etti. İnce, Başbakan Erdoğan’a kendikerini hatırladığı için teşekkür ettiklerini söyleyerek, “Biz kendi divanımızda masallar, yaşanmış olaylar anlatıyoruz. Çok fazla acı çekildiği için son zamanlarda sürekli bu acıları anlattık. Artık bizde barışı, mutluluğu, huzuru anlatmak istiyoruz. Başbakan Diyarbakır’a bizim divanımıza buyursun. Ona divanımızda barış tınılarını söyleyelim. Başbakanı sözlerimizle yedi kat göğün üzerine çıkaralım. O analar ağlamasın diyor, bizde artık ağlayan anaların feryatlarını anlatmayalım. Bu kanı durdursun onu sözlerimizin baş tacı yapalım” dedi.


“Aşık ve dengbejler yan yana getirsinler”

Dengbejlerden Yusuf-i Fari ise son Kürt açılımından umutluyuz diyerek başlıyor anlatmaya. Anlatmakla da kalmıyor atıyor eli kulağına ve bize başlıyor eski günerde yaşanmış bir meseleyi sözle anlatmaya. Anlatırken de sözü bugüne ve dengbejlere getiriyor.  Uluslar arası festivallere gittiklerini ama kendi  Türkiye’de çok fazla bilinmediklerini söylüyor. Son gelinen sürece bir katkı da biz yapalım diyerek, “İmkan versinler bizi Türk aşıklarla bir araya getirsinler ikimiz de barışı ve yaşanan acıları sözlere vurup anlatalım. Başbakanda, DTP’de diğerleri de gelip bizi dinlesin ve duygularımıza ortak olsunlar” dedi.


Dengbejler bir çatı altında toplandı

Dicle-Fırat kültür Merkezi yetkililerinden Osman Xunaw ise dengbejleri  iki yıl önce bir çatı alında toplayarak bu kültürün yeni kuşaklara anlattıklarını ifade ederek, “sağolsun Diyarbakır Belediyesi de bize bu dengbej evini açarak destek oldu.  Dengbejlik bütün Mezopotamya toprağındaki kültürlerde var. Geçen günlerde kaybettiğimiz Aram tigran’da çağdaş bir dengbejdi. Dengbejlerin sözlerine kulak versinler. Çünkü bütün dengbejlerin anlatımı ve sesleri başka bir renktir. Hepsi barışı da, kardeşliği de, acıyı da günlerce anlatabilir. Bu son gelinen süreçte onların da üzerine düşeni yapmaya  hazırlar. Yeter ki anaların ağlaması durdurulsun” dedi.


NEVZAT ÇİÇEK / DİYARBAKIR
 

ERGENEKON SORUŞTURMASI AVRUPA

22/8/2009 · Kategori: BASINDA ÇIKANLAR

"Ergenekon soruşturmasına müdahale etmemizi istediler"

Hollanda Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin Avrupa Birliği Parlamento üyesi Emine Bozkurt ve Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu Türkiye Danışmanı Ali Yurttagül SABAH'a yaptıkları özel açıklamalarda, Avrupa'da yapılan seçimleri değerlendirdi. Emine Bozkurt, "Avrupa Parlamentosu seçimlerinde, benim de üyesi olduğum Avrupa Sosyalist Fraksiyonu kan kaybetti, merkez sağ güçlendi ve maalesef aşırı sağ görüşlü milletvekilleri artık Avrupa Parlamentosu'nda sayılarını artırdılar. Ancak bir grup kurabileceklerini zannetmiyorum. Çünkü kendi aralarında bile anlaşamıyorlar. Ancak Türkiye ile oylamalarda çok sorun çıkaracaklar, "Türkiye raporları oylanırken merkez sağı da ikna etmemiz gerekecek. Ama bu eskisi kadar kolay olmayacak. " dedi. Bozkurt, Fransa ve Almanya'nın Türkiye'ye karşı olan tavrının "Devlet" tavrı olmadığını, genellikle iç siyasete yönelik olduğunu ifade ederek, en çok başlıklar Almanya'nın dönem başkanlığında açıldı" dedi. Bozkurt, Avrupa Parlamentosu ve ulusal parlamentolar için sandığa gitme durumunun çok az olduğunu ifade ederek "Hollanda'da sandığa gitme oranı yüzde 39 civarındaydı" dedi.

"CHP: "Bağnaz, milliyetçi ve tutucu"

Ali Yurttagül ise Ergenekon soruşturması nedeniyle bazı kimselerin kendilerinden aktif tavır almalarını beklediklerini ancak kendilerinin, "İnsan hakları açısından ne bir işkence ne de bir kötü muamele var. Bu nedenle yargılamayı sadece takip ediyoruz" dediklerini aktardı. Avrupa Birliği noktasında ne CHP ne MHP ne de DTP'nin bir programı bulunmadığını ifade eden Yurttagül, son belge tartışmalarına da değinerek", Avrupa Birliği yolundaki bir Türkiye'de bu belge gerçekten doğruysa söyleyecek söz kalmadı" diye konuştu. CHP'nin Türkiye'de yaşadığı krizin bir benzerinin Avrupa Sosyalist Hareketinin yaşadığını anlatan Yurttagül, "CHP'den farklı olarak Avrupa Sosyalist hareketi çok modern, demokrasiyle yoğrulmuş hassas partilerdir." Dedi. CHP'nin Avrupa'dan "Demokratik reformlara kapalı, 1980 Anayasası'nı savunan, başörtüsü gibi bireysel hakları tartışmaya bile açmayan ve ekonomik bakımından bir proje götürmeyen parti görünümde olduğunun altını çizen Yurttagül," en önemlisi de Türkiye'nin demokratik sürecine taşıyan parti görünümden ziyade milliyetçi, bağnaz, tutucu, AB'ye karşı bir imajı var." Dedi. Şuanda CHP'de partinin kendisini algılaması ile partinin dışarıdan algılanmasında korkunç bir uçurum olduğunu ifade eden Yurttagül, "Türkiye'deki algının aynısı Avrupa'da da" var dedi.

Nevzat ÇİÇEK / SABAH GAZETESİ HABER MERKEZİ

« Önceki :: Sonraki »