Kürt Sorununa bakış ve teşhiste Türkiye’deki İslamcıların büyük bir bölümünün bakışı her zaman sorunlu olmuştur. Resmi ideoloji ile kol kola giren Türk İslamcılarının siyasal temsilcileri Şeyh Said’i devlete isyan eden bir hain nitelendirmesini ağızlarından düşürmezken, kendi politik hesaplarında ise onun İslam için başını veren bir şehit olduğunu söylemekten çekinmezler. Bugün de Kürt açılımı ile birlikte Türk İslamcıları’nın tartışma konusu bu açılımın Büyük Ortadoğu Projesi’ne ne derece hizmet ettiğidir. Türk İslamcılarına göre Diyarbakır merkez başta olmak üzere eğer bölge muhafazakâr ve dini hassasiyetlerini ön planda olan Müslüman Kürtler bile DTP’ye yüksek oranda oy verdiğine göre bu açılımın zamanlaması uygun değildir. Daha yalın bir düşünceyle Müslüman Kürtler Sosyalist bir dünya görüşünü benimseyen DTP’ye neden oy vermektedir. Müslüman Kürtler bunu yapıyorsa yarın bu haklardan sonra ayrılmak istemezler mi? Kürtlerin buradaki Müslümanlığı zaten sorunlu olduğuna göre açılım nasıl sağlanacak. Türk İslamcılarının alttan alta tartıştığı ancak kamuoyuna yansımayan “Kürtler zaten ayrılmak istiyor bu açılımda tam anlamıyla bunu sağlayacak tezini Diyarbakır’da bile dinlemek artık şaşırtıcı gelmiyor.
Ağustos ayının ortalarından itibaren bilmem kaçıncı yüz kez geldiğim Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bu sefer bölgede ne olup bittiğini, Kürt açılımın nereye doğru gittiğini ve bölgedeki, özellikle de İslamcı Kürtler arasında açılımın nasıl yankılandığına bakmak için dolaşıyorum. Bu ziyarette birçok resmi yetkilinin yanı sıra bölgedeki kanaat önderleriyle de görüşme imkanı buldum. Diyarbakır’a geçen ay yaptığımız günü ziyarette, bölgeye ilk defa gelen Gazeteci-Yazar Hüseyin Gülerce’nin de bölgeyle ilgili algısını görme imkânını buldum. Aslında “Açılım bir Edirne’linin gözünden nasıl görünüyor” başlığıyla bir yazı kaleme almaya hazırlanırken Milli Gazete yazarlarından Mustafa Özcan’ın 12 Eylül Cuma günü yazdığı “Kürt Açılımı’nın İslami Boyutu” yazısı planlarımın tümüyle değişmesine yol açtı.Çünkü, Özcan, Kürtlerdeki İslam anlayışının sorunlu olduğunu ifade ediyor ve çözüm için konjektürün şimdi uygun olmadığını söylüyordu. Mustafa Özcan bunları söylerken sunduğu reçetenin sahibin de Kürt olan Said Nursi olduğunu unutmuyordu.
Öteden beri Kürtler’in en dindar halk olduğu, Ramazan ayında oruç tutma bakımından en çok oruç tutulan kesim olduğu muhafazakar kesim tarafından her ramazanda söylendiği gibi bu ramazan da söylendi. Ancak, İslam’ın Kürtlerde problemli olduğu ve gelenekselci olduğunun ifade edilmesi aslında yeni bir olgu değil.
Ancak Mustafa Özcan bunu bir defa dile getirerek “Kürt tarafındaki aktörlerin kimyasının gerçekte ne Kürt ne de Türklerin kimyasıyla uyuştuğunu söyleyebiliriz. Cumaya gitmeyen camiyi tanımayan ve halkın gözü önünde oruç yiyen, 'İslamiyet bizi geri bıraktı' diye hezeyanlar savuran muhatap olma iddiasında bir kitle vardır. Kürt halkının bir kısmı da bunlar tarafından kandırılmıştır. Hazreti Peygambere hakaret eden karikatürler için yüz binlerin sokağa aktığı ve döküldüğü Diyarbakır ile yüzde 70-80 DTP'nin kazandığı Diyarbakır şizofreniktir. Buradaki İslam anlayışı sorunludur ve aidiyet ve geleneksel bir anlayıştır ve ehl-i tahkik anlayışı değildir. Zaten halkın yüzde 80'i ehli-i tahkik olmadığından bunu da yadırgamıyoruz.” Demesi, İslami Camianın bir kısmında hala eski algının devam ettiğini gösteriyor. Mustafa Özcan yazısında “Konjonktür de yapı, aktörler ve kamuoyu, dış boyuttan olmak üzere bir bileşkeden ibarettir. Bunlara baktığımızda ise hala teknik çözüm için konjonktürün pek uygun olmadığına ve olgunlaşmadığına hükmedebiliriz.” Diyerek Kürt Sorunu’nun çözümünde konjektörün de uygun olmadığını ifade etmektedir. Peki, İslami Camianın bir kısmını bu düşünceye iten sebepler nelerdir:
Kürt Açılımı’nın Amerikan Patentli olduğu ve bunun Amerika tarafından AK Parti’ye dayatıldığı İslami Camia tarafından sıklıkla dile getirilmekte. Kürtlerin kendi dillerini konuşmasına, kendi televizyonlarını islemesine ve hatta kendi dilerlinde eğitim yapmalarına İslami camianın büyük bir kısmı itiraz etmiyor. Bunun Allah’ın insanları yaratırken, “Bizi sizi kavim kavim yarattık, birbirinizi tanıyasınız ve haşir neşir olasınız” ayetinin bir gereği olduğunu ifade ediyorlar. Fakat, bu açılımdan sonrası İslami Camianın özellikle de Türk İslam sentezcilerini ciddi ciddi düşündürmektedir. Çünkü onlara göre bu proje Büyük Ortadoğu Projesi’nin bir devamıdır ve Kürt açılımından sonra kendi iç barışını sağlamış bir Türkiye’den Amerika’nın isteyeceği şeyler Müslümanların hayrına olmayacaktır. Çünkü, Amerika Irak’ı üçe bölecek ve sonrasında kurulacak olan Haşimi Krallığı içerisine dahil edilmek üzere Filistinliler İsrail’den kopartılarak Ürdün’e getirilecek. Bu nedenle Kürt açılımı aslında bunun ön ayak sesi. Bu nedenle açılımın Müslümanların hayrına olmadığına inanan kesimler, Kürtlerin de burada güvenilmez olduğunu ifade ediyor. Çünkü Irak Federe Kürt Bölgesi’ndeki gelişmeler onlara göre İsrail ve Amerika’nın desteğiyle oldu. Bunun Türkiye’deki Kürtler için olmaması için bir sebep yok.
Kürtlerin İslam anlayışının gelenekçi ve sorunlu olduğuna inanan kesimlerin en büyük korkusu Türkiye’deki Kürtlerin Türkiye’den ayrılacak olmasından ileri geliyor. Yapay olarak yaratılan bu korku Türkiye’deki Türk İslamcıları’nı ulusalcılarla iki yerde birleştiriyor; Bir, Kürtler ayrılmak istiyor, iki Kürt açılımı Büyük Ortadoğu Projesi’ne hizmettir.SETA gibi kuruluşların yaptığı anketlerde Kürtlerin büyük bir kısmının ayrılmak istedikleri dillendirilse de Kürtler içinde bu oranın en fazla yüzde sekiz olacağı devletin yetkili ağızları tarafından kapalı kapılar arasında dile getirilmektedir. Son bir ay içerisinde gerek İçişleri Bakanı Beşir Atalay başta olmak üzere, Diyarbakır Valisi, Diyarbakır Emniyet Müdürü ve Sur Belediye Başkanı’nı başta olmak üzere DTP’lilerden bu yöndeki isteklerin çok güçlü olmadığını ve çok cılız kaldığını işitmek beni şaşırtmadı.Ancak beni şaşırtan özellikle bir kesimin bunu sürekli gündemde ve canlı tutması. Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş’ın da dediği gibi belki 1974’li yıllarda “Kürtler ayrılmak istiyor mu” sorusunun cevabı “Evet” idi, ancak şimdi Kürtler daha demokratik bir Türkiye’de Kürt olarak yaşamak istiyorlar ve asla bölünmek de istemiyorlar. PKK’nın bile “Bağımsız Kürdistan’dan, Demokratik Cumhuriyet” e söylemini geliştirdiği zaman diliminde Türk İslam sentezcilerinin hala bölünme korkusunu üzerlerinden atamamaları oldukça düşündürücüdür. Bu nedenle bu kesimlere göre sorunun çözümü için konjektör hala uygun değildir.
Ancak gelinen süreç içerisinde AK Parti’nin duruşu ve Başbakan Erdoğan’ın açılımla ilgili kararlı tavrı İslami Kesimin bir kısmının da ciddi anlamda ezberini bozdu. Öyle ki bu açılıma karşı olmak zorunda olanlar alternatif bir yapı olarak sadece İslam Kardeşliği fikrini ileri sürse de bölgede özellikle söylemleri çok güçlü olan dernek ve vakıfların batıdaki genel merkezleriyle ayrı düştüğünü görebiliyoruz. Batıdaki derneklerin terinse doğuda şubesi bulunan dernek ve vakıflar Kürt açılımı aslında sadece Kürtlerin haklarıyla ilgili bir açılım olmadığını, Kürt açılımı sağlanması durumunda İslami Camianın statükocu ve değişime kapalı kesimlerinin de Türkiye toplumu ile tam anlamda adaptasyonun da sağlayacaklarını söylemeleri yanlış değildir. Bu kesimler tarafından iddia edildiği gibi bu açılımın “Marksist veya Sosyalist dünya görüşündeki insanlarla yapılması bölgede rahatsızlık yaratır” tezi aslında değişime başlayan bölgede ki taleplerin farklı bir yansımasıdır. Kürt açılımı sağlandığı takdirde bölgede radikal gelenekten gelen bazı cemaat, vakıf veya derneklerin tam anlamıyla görüşlerini yeniden inşa etmeleri gerektiği bir gerçektir. Bu anlamda bu açılım aynı zamanda Türk İslam sentezinin yeniden fikri anlamda kendisini sorgulamasını getirecekken, Kürt İslamı’nın bundan sonraki yol haritasının da araçlarını tespiti açısından önemlidir. Bu noktadan sonra düşünülmesi gereken şudur; “Bu açılım başarıya ulaşmazsa veya ulaştırılmazsa bölgedeki çatışmanın aktörü sadece PKK’mı olacak yoksa onun karşısına yeni güçler mi konulacak” Bütün bu korkuların yaşanmaması için tam anlamıyla demokratik bir açılım zorunludur, ancak her iki kesimde de ezberlerin bozulması acildir. Yoksa bugün camilere “Ne mutlu Tüküm Diyene”, “Önce vatan”, “Milli Birlik Esastır” yazısı asanlar yarın başka yazıları da din adına oraya asmaktan geri kalmazlar.
NEVZAT ÇİÇEK
GAZETECİ-YAZAR

PKK’lılar grup halinde gelmiş teslim olmuş. Devlet onlarla bir çay kahve içtikten sonra hepsini evlerine göndermiş.
Habur Sınır Kapısı’nın orada bekleyen kalabalık bu durum karşısında sevincini haykırmış, yürümüş.
Televizyon kanalları canlı yayınlarla “Tarihi anı” kayıt altına alarak İstanbul’a Berber Orhan’ın dükkânına ulaştırmış.
Berber Orhan düşünceli mi düşünceli. “Bundan sonra ne olur” diye sürekli soru yağmuruna tutuyor her geleni.
Bende nasipleniyorum sorudan.
“Bilmiyorum” diyorum inanmıyor, “bunlar nerelere gider” diyor.
“Anasının babasının evine giderler” diyorum ama morali hala bozuk.
Usturayı bir o tarafa bir bu tarafa sallıyor ama düşünceden ha kesti ha kesecek diyorum ama haberlerin etkisiyle ara veriyor ve hemen sigara paketine sarılıyor.
Kapalı mekanda sigara yasağına uyuyor ama kapı aralığında, “bunlar kaç kişi gelecek” diyor.
Berber Orhan’ın içinde bir sıkıntı var. Tokat’lı birazda milliyetçi belikli canı sıkıldı diyorum, nede olsa askerlik görevini Şırnak’ta yapmış.
“Herhalde hepsi gelse iki bin üç bin kişi gelir” diyorum. Sigaradan derin-derin çekmeye başlıyor.
“Devlet bunlara da bakacak değil mi” diyor, ses çıkarmıyorum.
O yine devam ediyor:”Bulgaristan’dan gelenlere de baktık. Devlet onlara evde verdi” diyor. Susuyor, televizyondaki görüntülere bakıyor ama gözleri ha doldu ha dolacak gibi.
“Gerekirse besler, gerekirse evde verir” diyorum ki, Berber Orhan’ın sıkıntısı belli oluyor ve başlıyor içini dökmeye.
“Ben terörle nasıl yaşarım, yaşayamam. Gidip iptal edeceğim evimi” diyor.
“Ne evi” diyorum.Susuyor.
Çırağı söze karışıyor.”Abi ustam TOKİ’nin Kayabaşı Konutlarında daireye yazıldı. Bugün belediyede gelen bir abi “Bu teröristlere TOKİ Kayabaşı’ndan ev verecek. Hepsi oraya gelip yerleşecek. O nedenle ustamın da kafası bozuk” diyor.
Berber koltuğunda ustura Berber Orhan’ın elindeyken canıma susamış gibi gülme krizine giriyorum. Berber Orhan ters ters bakıyor. Traş etmek için hamle yaparken ben gülüyorum ve izin vermiyorum.
“Sende inandın mı söylenene” diyorum.
“İnandım tabi, bundan önce gelen soydaşlara da bakmadık mı. Devlet onlara ev vermedi mi?” diye soruyor.
“Ben gidip araştıracağım, eğer TOKİ Kayabaşı’ndan PKK’lılara ev verirse evimi iptal ettireceğim” diyor
“Yok öyle bir şey. Hem olsa bile sen onları asimle eder gönderirsin diyorum”
“Hakketen yok mu öyle bir şey diyor”
“Yok” diyorum ve inanması için yemin ediyorum.
“Gelseler onları Türk olarak asimle edip gönderirsin” diyorum.
“Yok ben terörle yaşayamam” diyor.
NEVZAT ÇİÇEK
GAZETECİ - YAZAR
Siyaset, ekonomi ve toplum araştırmaları vakfı (SETA) tarafından 9 Temmuz tarihinde açıklanan “Askeri Yargı ve Askeri Vesayet” raporu ne açıklandığı zaman nede aradan geçen bu bir aylık sürede kamuoyunda hak ettiği ilgiyi göremedi. Anayasa değişikliği çalışmalarının gündeme geldiği ve yargının verdiği demokratik olmayan kararların gölgesinde bu raporun tartışılması bir elzemdir. Çünkü raporda dile getirilen görüşler ve yapılan incelemeler “Esas”ı görmemizi sağlıyor.
Siyaset, ekonomi ve toplum araştırmaları vakfı (SETA) tarafından Prof.Dr. Fazlı Hüsnü Erdem ve Yrd.Doç.Dr Vahap Coşkun’a hazırlatılan “Askeri Yargı ve Askeri Vesayet” raporunun hazırlanış amacını .SETA, “son yıllarda askeri yargı sistemini çağdaş standartlarla uyumlu hale getirmek için çeşitli yasal değişiklikler yapılmıştır. Bu yasal değişiklik, Türkiye'de öteden beri devam etmekte olan askeri yargı-adli yargı tartışmasını ve Türkiye'deki çift başlı yargı sorununu alevlendirmiştir. bu çalışma, süre giden tartışmalara katkı sunmak amacıyla kaleme alınmıştır.” Denildi. Raporda Türkiye'de ordu, bir bütün olarak sistem içerisinde özerk, imtiyazlı ve üstün bir bu yargılamanın, konumda olduğu belirtilerek “ Bu hegemonik konumunu muhafaza etmek üzere, toplumsal ve siyasal alanını zaman alana birtakım müdahalelerde bulunmaktadır. Bu müdahalelerin etkin olması ve içerisinde kurumsal bir süreklilik kazanması ise, söz konusu müdahalelerin mümkün olduğunca olabildiğince yargı denetiminin dışında tutulmalarına bağlıdır. İşte sınırları son derece geniş çizilmiş genişletmiştir. Kendine has bir askerî yargıya sahip olması, orduya bu imkânı sağlamaktadır.” Diyor.
SETA raporda önerilerini şu şekilde dile getiriyor:
Türkiye’nin çağdaş dünyanın kabul ettiği standartlara uygun bir askeri yargı düzenini kurabilmesi için Anayasa’nın 145. maddesi ya kaldırılmalı ya da ivedilikle değiştirilmelidir.
Askeri mahkeme kararlarının sivil denetime açılması için Anayasa’nın 156. maddesinde yer alan Askeri Yargıtay kaldırılmalıdır. Askeri mahkemeler tarafından verilen kararlar, bir üst mahkeme olarak Yargıtay’da temyiz incelemesine tabi tutulmalıdırlar.
Anayasa’nın 157. maddesinde düzenlenen Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kaldırılmalı; idari davalar tamamen sivil yargı tarafından karara bağlanmalıdır.
1930 tarihli Askeri Ceza Kanunu, günün ihtiyaçlarını karşılamaktan uzak, eskimiş bir kanundur. Bu nedenle, sadece askerler tarafından işlenen ve askeri hizmet ve görevle ilgili olan suçları “askeri suç” olarak niteleyen yeni bir askeri ceza kanunu yapılmalıdır.
Askeri hâkimlerin bağımsızlığının sağlanabilmesi için, Askeri Hâkimler Kanunu’nun 12. maddesinde yer alan askeri hâkimin birinci, ikinci ve üçüncü üstleri tarafından verilen “subay sicil belgesi notu” kaldırılmalıdır. Zira bu uygulama, hâkimin bağımsızlığı ilkesine ters düşmektedir.
AMKYUK’nun 2, 3, 4 ve 5. maddelerinde bahsi geçen, hâkim sınıfından olmayan ve hukuk eğitimi almamış subay mahkeme üyeleri kaldırılarak yerine hukuk eğitimi almış hâkimlerin atanması gereklidir.
Askeri mahkemeler, adli yargı teşkilatı içine alınarak -tıpkı İş Mahkemeleri, Çocuk Mahkemeleri, Ticaret Mahkemeleri, Aile Mahkemeleri gibi- uzmanlık mahkemeleri haline getirilmelidir.
Dünyadaki mahkemelerde incelendi
Raporda dünyadaki yargı sistemi de mercek altına alındı. Buna göre; İngiltere'de askeri mahkemelerin kararları, sivil hâkimlerden oluşan Askeri Temyiz Mahkemesi tarafından denetlenmekte ve bu mahkemelerin kararlarına karşı da Lordlar Kamarasına başvurulabilmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'nde askeri mahkemelerin üzerinde İstinaf Mahkemesi, bunun üzerinde de beş sivil hâkimden oluşan Silahlı Kuvvetler Temyiz Mahkemesi bulunmaktadır. Kanada'da askeri mahkemelerin üzerinde, Federal Mahkeme tarafından görevlendirilen sivil hâkimlerden teşekkül eden İstinaf Mahkemesi bulunmaktadır. Bu mahkemenin kararları da Kanada Yüksek Mahkemesi tarafından incelenmektedir. Fransa'da ikisi sivil, üçü askeri olmak üzere beş hâkimden oluşan Daimi Silahlı Kuvvetler Mahkemesinin kararlarının temyiz incelemesi Yargıtay'da yapılmaktadır. Keza İtalya, İspanya, Portekiz, Hollanda ve Yunanistan'da da askeri mahkemelerin vermiş olduğu kararlara karşı sivil denetim mevcuttur
Raporda öne çıkan görüşler:
Askeri yargının varlığı, ordunun varlığına bağlı olduğuna göre, bu yargının alanı da ordu mensupları ve onların askeri hizmetin ifasından kaynaklanan suçları ve disiplin suçlarıyla sınırlı olmalıdır. Tersinden söylersek, askeri yargı, askerlerin askeri suç kapsamı dışında kalan suçlarında görevli olmamalı ve sivil kişileri yargılayamamalıdır.
Askeri yargının son derece geniş görev ve yetkilerle donatılması, hem suç teşkil eden eylemlerin kurumun içine taşınabilmesine hem de o eylemin cezasız kalmasını mümkün kılacak bir ortamın hazırlanabilmesine imkân sağlamaktadır.
Askerî alanda işlenmek kaydıyla neredeyse askerlerin işledikleri tüm suçların askerî yargının görev alanına girmesinin askere verdiği "güven hissi"dir. Askeri yargının son derece geniş görev ve yetkilerle donatılması, hem suç teşkil eden eylemlerin kurumun içine taşınabilmesine hem de o eylemin cezasız kalmasını mümkün kılacak bir ortamın hazırlanabilmesine imkân sağlamaktadır.
Hiyerarşik bir nitelik arz eden askeri yargı, suç isnadı yapılan asker kişilerin rütbeleri yükseldikçe onlara yönelik soruşturmanın gereği gibi derinleştirilmesini önlemektedir. Bunun anlamı; askerî yargının, alt rütbeliler için özellikle disiplin suçlarına ilişkin yargılamalarda "gerçek bir yargı mekanizması gibi" çalışması, üst rütbelilerin suç teşkil eden eylemlerinde ve ideolojik niteliği ağır basan konularda ise, bir "aklama müessesesine dönüşme ihtimalinin yüksek olmasıdır.
NEVZAT ÇİÇEK
GAZETECİ - YAZAR

Sana neden yazdığımı, seni neden andığımı bilmiyorum. Bütün düşüncelerimde seninle neden savaştığımı, bütün gitmelerde seni gördüğümü hala anlamıyorum...Kaç yazı kışı sensiz devirdim, kaç hastalığı atlattım, kaç cenaze namazına katılıp, kaç meyit yıkadığımı unuttum. Otobüste iki konfeksiyon işçisinin ellerinden tuttuğu sıcaklıktan kaç defa kaçtığımı, Taksim'in arka sokaklarında, Fatih'in Kadınlar Pazarı'ndan kendime neler soylediğimi unuttum.
İnsan bu her şey başına gelir diye seni unutmak için kaç defa namaza başladığımı, kaç defa tevbemi bozduğumu, hastanelerin acil servisleri önünde kaç defa sabahlayıp kendimi kaybettiğimi ben hatırlamaz oldum. Dünyanın sonu diye deniz kenarındaki banklarda sabahlayıp, tinercilerin bıçaklarını vucudumda hissetmek istedim. Eyüp'te cellat mezarlığını gezip sabahlara dek gireceğim çukuru düşündüm.
Bütün düğün arabalarında göz yaşlarımı akıttım önüme, nedenini bilmeden gittim düğün salonlarına ve teperlere. Kendime ait küçük dünyamı yıktığım zamanlarda yeni dünyayı neden aradığımı bilmedim...Bunları bir romanın giriş cümleleri yapmak için çok uğraştım ama olmadı....
PARMAK UÇLARINDAKİ HUZUR: TESPİH
NEVZAT ÇİÇEK-
İnsanlık tarihinde ipe dizilmiş boncuklar, dua saymak amacıyla kullanılmaya başlanmadan önce avda şans getirmesi, savaşta düşmandan, barışta da hastalıklardan korunmak için muska, tılsım yâda nazarlık niyetine kullanılmıştı. Bugün ne amaçla kullanılırsa kullanılsın, tespih kültürümüzün vazgeçilmez bir parçası. Kimi Allah’ın adını anmak için, ibadet amacıyla taşıyor tespihini. Kimi evinde dekoratif amaçla kullanmak için satın alıyor. Kimi sigarayı bırakmak için elleri oyalansın diye parmaklardan bırakmıyor. Bazıları yumurta topuklu ayakkabılarının arkasına beyaz çorapları görünecek biçimde basması yetmezmiş gibi, gücünün eziciliğini vurgulamak için sallıyor tespihini. Kimiyse altın Rolex saat yerine altın ya da değerli tespihini ziynet eşyası olarak taşıyor. Şoförlerin bazıları dikiz aynasında aksesuar, bazılarıysa sinyal koluna gerdanlık olsun diye asıyor tespihini. Bu yalnızca ülkemizde değil, Güney Amerika’da da şöfürlerin vazgeçilmez geleneği…’ Parmak Uçlarındaki huzur- tespih kitabının yazarı Deniz Gürsoy böyle diyor. Oğlak Yayıncılıktan çıkan kitabında Gürsoy, tespihin hayatımızdaki yerini ve tarihini ele alıyor.
İLK KULLANANLAR HİNDULARDI
Tespih İngilizcede rosary ya da word beads, İtalyancada rosario, Fransızcada chapelet, Almancada ise rosenkranz olarak geçiyor. Hepsi de Latince gül bahçesi anlamı taşıyan rosarium kelimesinden alınmış. Çünkü Ortaçağ boyunca gül bahçeleri dua edilen yerler olarak kullanılmış. Tespihi tanrıya gönderdiği duaları saymak amacıyla ilk kullananlar Hindulardı. Sonra Budizm ile bu alışkanlık doğuya, İslamiyet’le Ortadoğu’ya, Katolik mezhebiyle de Avrupa’ya yayıldı. Tespihin Hindu dilindeki eski adlarından biri ‘japamala’dır’’ ‘gül tespih’ anlamına gelir. Bu günde Hindistan’da tespihe ‘mala’ denmektedir. Şiva için yapılan Hindu ayinlerinde 108 taneli sırma geçirilmiş koyu kahverengi ve büyük taneli ‘şivanın gözü’ denilen tespih çekilir. Bu tespihin tanelerini oluşturan tohumlar, kutsal rudraska ağacınındır. Hindu rahiplerinin Vişnu tanrılara ibadetlerinde yine 108 taneli, kutsal tulsi ya da kutsal fesleğen ağacından yapıldığı için daha açık renkli ve bu defa küçük taneli tespihler çekilir. Hinduizmde tespih çekilmesi ayrıca hayatın sürekli olarak devam eden bir oluşum döngüsünü de ifade eder.
BUDİZMDE EN DEĞERLİ TESPİH ÖLMÜŞ KİŞİLERİN KEMİKLERİNDEN YAPILANDIR…
Budizm’de 108 taneli tespih ibadet amacıyla çekilir. Bu tespih 27’şer taneli dört parçaya bölünmüştür. İstenirse 54’lük bir tespih iki defa 27’lik olarak çekilir. Tibet’te 27 taneli tespihle 10 bin 800 sayısını buluncaya kadar dua tekrarı yapılmaktadır. Tibet tespihlerinin çevrede kullanılan diğer tespihlerden farkı, tanelerinin ağacın yanı sıra mercan, fildişi, kehribar ve türkuazdan yapılmasıdır. Hatta en değerlerlileri ölmüş kutsal kişilerin ya da lamaların kemiklerinden yapılmış olanlarıdır. Japon Budistleri ise İ.S. 6. yüzyılda edindikleri tespih alışkanlığını zamanında daha çok cenaze, evlenme töreni gibi sosyal ortamlarda devam ettirirler. Sosyal statü sembolü olarak rahip tarafından kutsanmış bir tespih Japon evinde özelikle çay odası duvarına asılır.
MUSEVİLER, ALEVİLER, VAHABİLER VE ERMENİLER TESPİH KULLANMAZ
Tespih, Musevilik hariç bütün inanışlarda yaygın olarak kullanılır ancak her değişik inancın kendine özgü değişik tespihi vardır. Bugün Hindu, Budist ve Müslümanlarda yani doğuda, ibadet sırasında tespih tek elde çekilir. Batıda yani Hıristiyanlık ta ise tespih ibadet sırasında iki elle çekilmektedir. Bazıları bu özelliğin estetik açıdan doğunun asimetrik, batının ise simetrik anlayışlarına pareler bir davranış biçimi olduğunu ileri sürerler.
Tespih ya da çoğulu ‘tespih at’, Arapçada daim olmak, süreklilik ve bir kimseyi hayatında sena edip övmek anlamındadır. Kuran’da ise Allah’ı sıfatına layık ifadelerle yâd etmektir. İslam’da süphan adı verilen doksan dokuz tespihlerin her bir tanesi Allah’ın doksan dokuz güzel adını simgeler. Otuz üçlük tespihler ise Hz. Muhammed’in, Ebu Hüreyre’den aktarılan şu öğüdü üzerine yapılmıştır.’Her namazın ardından her birinden otuz üçer kez olmak üzere Süphanallah, Elhamdülillah ve Allahüekber deyiniz’
Müslüman tespihleri 33’lük ve 99’luk olmak üzere iki türde yapılır ve kullanılır. 500’lük, 999’luk, 1000’lik ve 5000’lik tekke ve şeyh tespihleri varsa da bu tespihler şeyh efendinin dini törenlerde kullanılması için yapılmıştır. Cenaze törenlerinden sonra ise üç bin kez ‘lailahe illallah’ tekrarlayabilmek için bin taneli tespihler yapılmıştır. Vahhabiler ve Aleviler tespih kullanmazken, Sadece Suriyeli Aleviler 40’lık tespih kullanırlar. Bektaşi tespihlerinde ise biri imamenin dibinde, diğerleri duraklarda olmak üzere, tespihin renginden farklı dört ayrı renk boncuk bulunur. Kırmızı boncuk Hz. Ali’yi, beyazı Hz. Fatma’yı, sarısı Hz. Hasan’ı, yeşili ise Hz. Hüseyin’i temsil eder.
Hıristiyanlık dünyasında şimdi kullanılana benzer tespih parçaları İ.S 659 yılında ölmüş olan Nivelles’li Gertrude’un mezarında bulunmuştur. On ikinci yüzyıla kadar Hıristiyan dünyasında tespihin tılsım amacıyla kullanılmış olduğu sanılmaktadır. Örneğin inci tespihin kanı saflaştırarak çocukları hastalıktan koruduğuna inanılmıştır. Katolik dünyasında şuan kullanılan tespih, Müslüman tespihinden ilham alarak kullanılmaya başlanılmıştır. 1999 yılında Papa II. John Paul, tespih kullanma kampanyası başlatmış ve Ekim 2002’den Ekim 2003’e kadar bir yıllık süreyi ‘tespih yılı’ ilan etti. Ermeni Kilisesi’nde tespih kullanılmaz. Ortadokslar’da ise dua sırasında tespih çekme uygulamasına yalnızca manastırda rastlanır.
AKSESUAR VE ZİYNET EŞYASI OLARAK TESPİH
Şair Nihat Asya tespih elin sakızıdır’ der. Tespih can sıkıntısını gidermek amacıyla en fazla mahkeme koridorları, hapishaneler, inşaat şantiyelerinin lokal ve yatakhaneleri, gemiler, huzurevleri ve kahvehanelerdir. Tespih aynı zamanda ‘güç gösteren erkek aksesuarı’ olarak da kullanılmakta. Örneğin tespih yer altı dünyasında bir nevi delikanlılık simgesi. Bazı aşiret reislerinin ve yer altı babalarının oğullarına sünnet düğünlerinde silahla birlikte altın tespih hediye edilmesi, ‘müstakbel reis yada babanın ‘ erkekliğe ilk adımını atarken ‘güç unsurları ile donatılması’ anlamına geliyor. Anadoluda baba ölünce tespih en büyük oğluna verilir.
SULTANAHMET CAMİİNİN KAÇ KİŞİ ALACAĞI TESPİHLE HESAPLANMIŞTI
Osmanlı İmparatorluğunda tespih sanatı özellikle 17. yüzyıldan itibaren gelşmiştir. Tespihin satış merkezi İstanbulda Uzunçarşı olmuştur. Padişah 1. Ahmed Sultanahmet camii ve avlusunun kaç kişi aşacağını merak eder. İlk Cuma namazında yapılması planlanan açılışında namaza gelenlere verilmek 200 bin adet 99’lul tespih siparişi verir. Sultanahmet Camiinin açılış günü gelir ve görevliler Camiye girenlere tespih veririler ve sonuçta 86 bin tespih dağıtılır böylece camiinin 86 in kişi aldığı hesaplanır. Sultan III. Selimin inci ve zümrüt taneli 99’luk bir tespih çekerken gösteren bir tablosu halen Topkapı Sarayı Müzesi’ndedir
NAZIM’A YOLLANAN TESPİH
Semiha Berksoy Nazım Hikmete sırılsıklam aşıktır. Nazım Moskova’da iken Semiha ona Moskova’ya bir kongreye katılmak için giden bir dostu vasıtasıyla bir kitap, İzmir’de Ferit Eczanesinden aldığı bir memleket kokusu ve Bursa’dan almış olduğu siyah, ucu kahverengi püsküllü bir tespih gönderir. . ‘sana tütün ve tespih yolluyorum… Bu tespihin her bir tanesine benim dudaklarımın sıcak duası sinmiştir. Bundan dolayı tılsımlıdır.’
Berksoy. Nazımın ölüm haberinin ardından emanetlerin eline ulaşıp ulaşmadığını ancak 12 Şubat 1965 yılında Yön Dergisinde Nazım’ın şiirinde anlar. Gönderdiği kitap dostça, memleket kokusu ise güzeldir. Siyah tespih Semihanın veda için sallanan eli olmuştur şiirde.
Atatürk’e sırılsıklam aşık olup intihar eden Fikriye Hanım’ın unutulmayan özelliği, Atatürk’e duyduğu hislerin sembolik bir göstergesi kabul edilebilecek biçimde sıkça onun 99’luk kehribartespihini boynuna gerdanlık gibi asıp onunla dolaşmasıydı.
Akşam kapı eşiğinde bir terli giysi gibi,
Soyunmak vardı derdinden evrenin,
Bir entari serinliğini giyinmek
Kendi derdini TESPİH gibi çekmek elinde
Yün örmen vardı akşamları koltuğa gömülü
Karşısında polisiye roman okumak vardı…
YAZAN: BÜLENT ECEVİT
TESPİH NASIL OLMALI
*Taneler en ve boy olarak eşit ölçülerde olmalıdır.
*Bütün tanelerin biçimleri aynı olmalıdır
*Tanelerin en ve boy eksenlerinde kaçıklık olmamalıdır
*Delikler küçük ve ortalarında kanal mümkün olduğu kadar ince olmalıdır
*İmameden tutularak taneler aşağı bırakılıp yukarıdan bakıldığında taneler her iki yanda düzenli bir sütün halinde durmalı, sağa sola eğrilme olmamalıdır
*Tane deliklerinin alttakileri üst deliklere göre biraz daha geniş olmalıdır. Yani delinirken deliğin içi konik biçimde oluşturmalıdır.
*Nişane, imame ve tepelik zarif olmalı, torna punta izi kalmamalıdır
*Tespihin yapıldığı madde ağaç ise ağırı, maden ise hafifi makbuldür.
* Tanelerin renk tonlarındaki farklar göze batmayacak biçimde dizilmiş olmalıdır.
TESPİH NERELERDE SATILIR
Bugün ülkemizde harcıâlem tespih piyasası İranlıların eline geçmiştir. Arap ülkeleri pazarları ise Güney Kore ve İtalyanlar tarafından paylaşılmıştır. Osmanlı’da tespihçiler geleneksel olarak İstanbul’da Uzun çarşı ve Beyazıt’ta toplanmıştı. Bugün Beyazıt’ta Çınar altı kahvesinin çevresinde çantalar içerisinde satılmaktadır. Kapalıçarşı’da hala bazı dükkânlar tespih satmaktadırlar. Bursa da Ulu cami yanındaki Kapalıçarşı’da tespihçiler bölümü bulunmakta. Erzurum’da bazı dükkânlarda Oltu başta olmak üzere diğer çeşit tespihler de satılmakta. İzmir’de ise Kızlar ağası hanında bulunan tespih atölyeleri bulunmakta. Mekke’de bazı kuyumcularda, Kahire’de Han el Halili Kapalıçarşısın’da. Beyrut’ta Hamra’da . Kudüs’te Eski Çarşı’da hem Müslüman hem Hıristiyan tespihleri satılmaktadır. Kudüs’te Zeytin Dağında zeytin ağacından tespihler yapılıp satılmakta. Yunanistan’da Atina’da Pazar günü kurulan Plaka semtinde eski Osmanlı tespihleri ve yeni tespihler bulmak mümkün. Ayrıca Atina’da erkek aksesuarları satan her dükkanda tespih bulmak mümkün. Hıristiyan Dünyasının en iyi ve bol çeşit tespihleri İspanya’nın Montserrat şehrinde bulunmakta. Hıristiyanlığın ikinci önemli tespih merkezi ise Portekiz’deki Fatima kentidir. Fransa’nın Lourdes kasabası’nda da çok çeşit tespih bulunur. Vatikan meydanında yer alan turistik eşya satıcılarının en çok sattığı hediyelik eşyaların başını yine tespih çekmekte
BU ÇAĞIN ÜNLÜ TÜRK TESPİH KOLEKSİYONCULARI
*Mehmet Ali Aydınlar
*Kamil Yazıcı
*Hüsamettin Özkan
*Kemal Yapışlar
*Yapı ve Kredi Bankası
*Mehmet Uçar
*Mehmet Tataroğlu
*Necip Sarıcı
*Sakıp Sabancı Vakfı
*Süreyya Pekuysal
*Yavuz Nuhoğlu
*Süleyman Demirel
*Aydın Bolak Vakfı
*Hüseyin Bayraktar
*Necip Sarıcı
*Mesut Hakgüden
*Ahmet Berker