
Türkiye’de yer adlarının değiştirilmesi işlemleri cumhuriyetin ilk yıllarından beri yapıla gelmiştir. Örneğin Artvin ilinde büyük kısmı Gürcüce olan yerleşme adları “Meclis-i Umûmiyye-i Vilâyet” (İl Genel Meclisi) kararıyla 1925 yılında tümüyle değiştirilmiştir. Fakat ad değiştirme işlemleri İçişleri Bakanlığı’nın 1940 yılı sonlarında hazırladığı 8589 sayılı genelge ile resmileşmiş ve böylece “yabancı dil ve köklerden gelen ve kullanılmasında büyük karışıklığa yol açan yerleşme yerleri ile tabii yer adlarının Türkçe adlarla değiştirilmesi” başlatılmıştır. Adı geçen genelgenin ardından valilikler tarafından yabancı dil ve köklerden gelen yer adlarına ilişkin dosyalar hazırlanarak bakanlığa gönderilmiştir. Ancak bu çalışmalar 2. Dünya Savaşı sebebiyle uzun süre aksamış ve bir ad değiştirme işlemi yapılmamıştır. 1949 yılında 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu ile yer adlarının değiştirilmesi işlemleri yasal bir dayanağa kavuşmuş, ardından 1957 yılında da bir “Ad Değiştirme İhtisas Kurulu” kurulmuştur. Söz konusu bu kurulun çalışmaları, çeşitli kesintiler olmakla birlikte 1978 yılında “tarihi değeri olan yer adlarının da” değiştirildiği gerekçesiyle son verilinceye kadar sürmüştür. Bu süre içerisinde ilgili komisyon tarafından yaklaşık olarak 75 bin yerleşme adı incelenmiş ve bunlardan 28 bin kadarı değiştirilmiştir. Yine aynı kurul, 1965-1970 ve 1975-1976 yılları arasında tabii yer adlarını değiştirmeye dönük çalışmalar da yapmıştır, bu çalışmalar sonucunda da 2000 kadar yer adı değiştirilmiş ve bunlar bir kitap halinde yayınlanmıştır. Kurul çalışmaları beş yıllık bir aranın ardından, 1983 yılında yayınlanan bir yönetmelik uyarınca yeniden başlamıştır. Bu yeni dönem içerisinde ise daha önce de söz edildiği üzere 280 tane köyün ismi değiştirilmiştir.
Türkiye’de ismi değiştirilen köylerin sayısı 12 binden fazladır. Bir başka ifade ile ülkemizdeki köylerin kaba bir değerle % 35 kadarının ismi değiştirilmiş durumdadır. İsim değiştirme işlemleri yapılırken en çok dikkat edilen özellik Türkçe olmayan yahut olmadığı düşünülenler ile karışıklığa sebep olan isimlerin öncelikle ele alınması ve değiştirilmesidir.
Birbirlerine yakın mekânlarda bulunan ama aynı adı taşıyan köylerin isimleri de karışıklığa meydan vermemek amacıyla değiştirilmiştir. Yapılan köy adı değiştirme işlemlerinde her zaman isabetli kararlar alındığını söylemek zordur. Aptaldam, Aşıran, Atkafası, Cadı, Çakal, Çürük, Deliler, Domuzağı, Dönek, Haraççı, Hırsızpınar, Hıyar, Kaltaklı, Kansız, Karabelalı, Keçi, Kıllı, Komik, Kötüköy, Kuduzlar, Sinir, Şeytanabat, Zurna gibi anlamları güzel çağrışımlar uyandırmayan, insanları utandıran, gururunu incitici, yahut alay edilmesine fırsat tanıyan kelimelerden oluşan isimler Türkçe dahi olsalar değiştirilmiştir. Bazı isim değişiklikleri ise mevcut adın yazı diline dönüştürülme çabasıyla sadece bir-iki harf farklılığından ibarettir. Şıh kelimesi içerenler şeyh, viranlar ören, ağlar ak, yörükler yürük haline dönüştürülmüştür, bu tür değişiklikler bir anlam değiş

Türkiye’de yer adlarının değiştirilmesi işlemleri cumhuriyetin ilk yıllarından beri yapıla gelmiştir. Örneğin Artvin ilinde büyük kısmı Gürcüce olan yerleşme adları “Meclis-i Umûmiyye-i Vilâyet” (İl Genel Meclisi) kararıyla 1925 yılında tümüyle değiştirilmiştir. Fakat ad değiştirme işlemleri İçişleri Bakanlığı’nın 1940 yılı sonlarında hazırladığı 8589 sayılı genelge ile resmileşmiş ve böylece “yabancı dil ve köklerden gelen ve kullanılmasında büyük karışıklığa yol açan yerleşme yerleri ile tabii yer adlarının Türkçe adlarla değiştirilmesi” başlatılmıştır. Adı geçen genelgenin ardından valilikler tarafından yabancı dil ve köklerden gelen yer adlarına ilişkin dosyalar hazırlanarak bakanlığa gönderilmiştir. Ancak bu çalışmalar 2. Dünya Savaşı sebebiyle uzun süre aksamış ve bir ad değiştirme işlemi yapılmamıştır. 1949 yılında 5442 sayılı İl İdaresi Kanunu ile yer adlarının değiştirilmesi işlemleri yasal bir dayanağa kavuşmuş, ardından 1957 yılında da bir “Ad Değiştirme İhtisas Kurulu” kurulmuştur. Söz konusu bu kurulun çalışmaları, çeşitli kesintiler olmakla birlikte 1978 yılında “tarihi değeri olan yer adlarının da” değiştirildiği gerekçesiyle son verilinceye kadar sürmüştür. Bu süre içerisinde ilgili komisyon tarafından yaklaşık olarak 75 bin yerleşme adı incelenmiş ve bunlardan 28 bin kadarı değiştirilmiştir. Yine aynı kurul, 1965-1970 ve 1975-1976 yılları arasında tabii yer adlarını değiştirmeye dönük çalışmalar da yapmıştır, bu çalışmalar sonucunda da 2000 kadar yer adı değiştirilmiş ve bunlar bir kitap halinde yayınlanmıştır. Kurul çalışmaları beş yıllık bir aranın ardından, 1983 yılında yayınlanan bir yönetmelik uyarınca yeniden başlamıştır. Bu yeni dönem içerisinde ise daha önce de söz edildiği üzere 280 tane köyün ismi değiştirilmiştir.
Türkiye’de ismi değiştirilen köylerin sayısı 12 binden fazladır. Bir başka ifade ile ülkemizdeki köylerin kaba bir değerle % 35 kadarının ismi değiştirilmiş durumdadır. İsim değiştirme işlemleri yapılırken en çok dikkat edilen özellik Türkçe olmayan yahut olmadığı düşünülenler ile karışıklığa sebep olan isimlerin öncelikle ele alınması ve değiştirilmesidir.
Birbirlerine yakın mekânlarda bulunan ama aynı adı taşıyan köylerin isimleri de karışıklığa meydan vermemek amacıyla değiştirilmiştir. Yapılan köy adı değiştirme işlemlerinde her zaman isabetli kararlar alındığını söylemek zordur. Aptaldam, Aşıran, Atkafası, Cadı, Çakal, Çürük, Deliler, Domuzağı, Dönek, Haraççı, Hırsızpınar, Hıyar, Kaltaklı, Kansız, Karabelalı, Keçi, Kıllı, Komik, Kötüköy, Kuduzlar, Sinir, Şeytanabat, Zurna gibi anlamları güzel çağrışımlar uyandırmayan, insanları utandıran, gururunu incitici, yahut alay edilmesine fırsat tanıyan kelimelerden oluşan isimler Türkçe dahi olsalar değiştirilmiştir. Bazı isim değişiklikleri ise mevcut adın yazı diline dönüştürülme çabasıyla sadece bir-iki harf farklılığından ibarettir. Şıh kelimesi içerenler şeyh, viranlar ören, ağlar ak, yörükler yürük haline dönüştürülmüştür, bu tür değişiklikler bir anlam değiş

PKK'YI DAĞDAN İNDİRME PLANININ AŞAMALARI
Irak Federe Kürdistan Bölgesi PKK'nın dağdan indirilmesi daha doğrusu silahsızlandırılması için belirledikleri politikalarını ""Federe Kürdistan Bölgesi politikası" şeklinde ilerletiyorlar. Bu konu da Barzani ve Talabani liderliğindeki KDP VE KYB'de tam anlamıyla fikir birliği mevcut. Bu anlamda kısa,orta ve uzun vadeli adımlara Ankara'nın gerek Dış işleri Bakanlığı ve gerekse de MİT öncülüğünse cevabı iş birliği şeklinde oldu.Görüşmeler yapıldı, heyetler oluşturuldu ve PKK ile doğrudan temas yerine kişiler devreye sokularak görüşmelere başlanıldı. Görüşmelerin temel mantığı PKK'lıların silah bırkakması yönünde.
Özel kuvvetler Irak'tan çekildi
Abant Toplantısı için bu ay içerisinde gittiğimiz Erbil'de cevabını aradığımız soruların başında PKK'nın silah bırakıp bırakmayacağı meselesiydi. Daha önce Taraf Gazetesi'nde "PKK'yı dağdan indirme planı" olarak yazdığım planın ayrıntıları bütün taraflarca kabul edilmiş ve görüşmlerin sürdüğü bize iletilmişti. Hatta daha sonra Kandil'de ulaştığımız PKK'nın Dış İlişkiler Komitesi Üyesi Ahmet Deniz'de aracılar vasıtasıyla görüşmelerin devam ettiğini söylemişti. Erbil'de gerek KDP, gerekse de KYB' yönetiminde olan ve bu iki partiye yakın kaynaklar bir sürecin uzun bir zamandır yürütüldüğünü teyit etmeleriydi. Özellikle Irak'tan Özel Kuvvetler'in büyük bir kısmının çekilmesi ve Irak Politikası ki burada esas olan Kürtlerle olan ilişkilerde Dışişleri ve MİT'in ağırlığını koyması Kürtleri oldukça memnun etmiş gibi gözüküyor. KDP'ye yakın bir kaynak özellikle Emre Taner faktörünün önemli olduğunu, Türkiye'nin de eski politikasını büyük ölçüde değiştirdiğini söyledi.KDP'li yetkili ki kendisi aynı zamanda Mesud Barzani'nin çok yakınında olan bir isim, Türkiye ve Suriye'nin tavrında bir kopma olmaması durumunda sürecin rahat ilerleyeceği ve kısa sürede olmasa da sonuca yavaş yavaş gidileceğini ifade ettii. Türkiye kısa bir süre önce Türk Silahlı Kuyvvetleri'nin de Kuzey Irak'taki sekiz bürosunda son gelişmelere paralel bir değişikliğe gimiş, binbaşıya kadar düşürülen komuta kademesi kurmay albay düzeyine yükseltilmişti. MİT'in daha önce üç eleman bulundurduğu Erbil bürosundaki eleman sayısını 96'ya yükseltilmiş, bu elemanlardan 14'ü PKK'yla ilgili yeni stratejiye ilişkin koordinasyonda yer almıştı.
Suriye uyruklular ne olacak
Irak'ta Kürt kaynaklarından aldığımız izlenime göre PKK'yı silahsızlandırmada ki en temel sorunlardan biri PKK içerisindeki Suriye'lilerin durumu. Türkiye'nin "Af", "Eve dönüş" gibi isimlerle andığı yasal durumun düzeltilmesi sonrasında Türkiye kökenlilerin Türkiye'ye dönmesi durumunda sayıları binleri bulan Suriye uyruklu PKK'lıların da iki şekilde dağdan indirlmesi amaçlanıyor. Bunlardan birinci yol Birleşmiş Milletler Gözetiminde bütün PKK'lılara olduğu gibi bunlara da mülteci statüsü verilmesi. İkinci yol ise Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın önünde duran "Normalleştirme Yasası"ndan dağdaki Suriye'lilerin de yararlandırılması. Belki de en mantıklı ve çözüme en yakın yol olarak dağdan inecek ama Türkiye'ye dönmek istemeyecek diğer PKK'lılar gibi Suriye'lilerin de Irak Federe Kürt Bölgesi'nde yaşamalarını temin edecek Uluslar arası güvenceyi sağlamak. Kürt yetkililer zaten PKK'dan kopan yaklaşık 3500 kişinin şuan kendi yönetimleri altında yaşadığını ve bu kişilerin tamamen silahtan koptuğuna dikkati çekiyor. Bu nokta da İran faktörünü sorduğumuz da PAJAK içerisinde İran Kürt'lerinin bulunduğunu onların da bir süre önce görüşmelere başladığını ifade ettiler.
Peki plan nasıl işleyecek?
Öncelikle bütün bu görüşmelere pareler olarak Mesud Barzani'nin bizzat ilgilendiği "Uluslararası Konferans" düzenlenecek. Bu konferansa her taraftan Kürtler davet edilecek. Kürt kaynakları konferansa uluslararası desteğin ciddi boyutta olacağını PKK'nın direkt temsil edilmeyeceğini söylüyor. Konferans'ta PKK'ya "Silah Bırak" çağrısı yapılırken, aynı zamanda başta Türkiye olmak üzere diğer devletlere de "Kürtler lehine yasal düzenlemeler" çağrısı yapılacak. Bu adımlardan bir diğeri de Irak Parlamentosu'nun alacağı "PKK yasa dışı örgüt" kararı ki bu konuda tam anlamıyla bir fikir birliği oluştuğu söylenemez. Zira Mahmut Osman gibi Irak Parlamentosu'nda bulunan Kürt vekil gibileri buna pek sıcak bakmıyor. Irak Kürt Bölgesi'nde bulunan basının büyük bir kısmı zaten planın adımlarından biri olan "PKK'nın silahlı eylemlerinin Irak ve diğer yerlerdeki Kürt mücadelesine zarar verdiği" tezini işlemeye başladı. Erbil'deki "Barışı ve geleceği birlikte aramak" konferansında konuşan Kürt'ler de PKK ile ilgili rahatsızlıklarının altını çizerek "Türkiye'den kalkıp topraklarımız bombalayan uçaklar bizi morelmen etkiliyor. Bu durumun bitmesini istiyoruz" dediler. Planın işleyen ayaklarından bir tanesi de Kandil'e uygulanan gıda ambargosu. Erbil'de görüştüğümüz PKK'ya yakın kaynaklar bile ambargonun Bölgesel Hükümet tarafından çok ciddi denetlendiğini söyleyerek Kandil'e giden yol üzerinde bulunan tabelanın bile değiştiğini vurguladılar. Kürt kaynakları yerel seçimlerden sonra Türkiye'de Anayasa başta olmak üzere kanunlarda iyileştirme yapılacağını ve sürecin daha da hızlanacağını söyleyerek "PKK'nın yok diye şikayet ettiği çoğu "hak" kanunla garanti altına alınacak ve PKK'nın varlık nedeni de bugünkğnden daha fazla sorgulanır hale gelecek" dediler. Ahmet Türk liderliğinde Erbil'i ziyaret eden DTP Heyetiyle de belli konuları görüştüğünü söyleyen Iraklı Kürtler, PKK sorununun bitmesi durumunda karşılıklı ilişkilerin de fazlasıyla gelişececeğini ifade ettiler.
PKK bu planı niye kabul etsin?
Gerek Irak'taki gerekse de Türkiye ve Avrupa'da yüz yüze ve telefonlarla yağtığım görüşmede PKK aslında silahların susmasını istiyor ancak görüşmelerin de direkt olarak kendisiyle yapılmasını istiyor. "Sorun bensem çözümde benim" diyor. Dağda bulunan kadrolar aslında silahın devrinin bittiğinin farkında ancak bunu söylemek ve dönmek için kendilerinin onurunun kırılmadan bir yasal değişiklik yapılmasını istiyorlar. İkinci olarak İmralı'da tutuklu bulunan Öcalan'ın şartlarının düzeltilmesini istiyorlar. Son olarak ta belirli hakların Anayasal Güvence altına alınmasını isterken, çözüm için ilerleyen yolda üzerlerine kış günü neden bomba atıldığını soruyorlar. Anladığım kadarıyla son yıllarda katılımın büyük bir bölümünü Avrupa'dan sağlayan PKK'da savaşmaktan yorulmuş. Amerika ve Avrupa Birliği'nin de desteklediği, Türkiye'den MİT ve askerin de destek verdiği, Irak ve Suriye'nin de işin içinde olduğu bu planın şuana kadar çözüme en yakın plan olduğunu ifade edebiliriz. İnanmıyorsanız iki yere bakın: Bir emniyetin hazırlıklarına, iki Abant'ın Erbil'de düzenlediği toplantının sonuç bildirgesine
ERBİL EZBERİMİZİ UÇAKTA BOZDU
Abant Platformu'nun ''Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak'' konulu iki gün süren toplantısı Irak Kürdistan Bölgesi Hükümeti’nin Başkenti Erbil’de yapıldı. Toplantı gerek Türkiye’den giden katılımcıların gerekse de oradan katılanların büyük bir kısmının ezberini bozarken, birbirine yakın olan bu iki coğrafyanın aslında zihinlerde birbirlerine çok uzak edildiği gerçeğini ortaya koydu. 12 Ülkenin temsilciliğinin bulunduğu Erbil’de Türkiye’nin temsilciliğinin bulunmayışı belki de en çok eleştirilen konuların başındaydı…Etyen Mahçupyan ve Rıza Ayhan’ın yan yana uçakta Irak Kürt Bölgesine Kürt Sorunu’nu konuşmak için gitmesi ise uçakta ezberimizin bozulacağının ilk işaretiydi.
Cuma günü saat 24.00’ye yakın Atatürk Havalimanı’ndan aralarında yüze yakın gazeteci, akademisyen, işadamı ve siyasetçinin bulunduğu kalabalık bir grupla Erbil’e doğru hareket ettik. Erbil Havaalanında bize tahsis edilen koruma ve otobüslerle şehrin en lüks beş yıldızlı üç oteline doğru hareket ettik. Bizi koruyan korumaların Başbakan Neçirvan Barzani’nin korumaları olduğunu ve Türkiye’de eğitildiklerini öğrendik. Sabaha doğru otellere giderken hepimiz Başbakan Neçirvan Barzani’nin yapacağı konuşmayı bekliyorduk ancak Celal Talabani’nin partisi KYB’de ortaya çıkan istifaların bölgesel hükümeti etkilemesi sonucu Barzani’nin toplantıya katılamayacağını öğrendik. Neçirvan Barzani kadar belki de HAK-PAR Genel Başkanı dışında özellikle AKP ve DTP’den toplantıya kimsenin katılmayışı da dikkatlerden kaçmadı.
Toplantı özellikle yapılan konuşmalar ve iyimser mesajların gölgesinde başladı. Modern kongre merkezinde başlayan toplantı öncesi yoğun güvenlik önlemi dikkati çekerken özellikle gece gazeteci arkadaşlarımızla tek başımıza yaptığımız Erbil turunda şehrin oldukça güvenli olduğunu gördük. Erbil’de en çok dikaktimizi çeken ise bütün şehrin bir inşaat şantiyesi halinde olmasıydı. Sonradan öğrendik ki bu inşatların % 95’ i Türk firmaları tarafından yapılıyor.
İki gün süren toplantıdaki en can alıcı tartışmalardan biri belki Türkiye’den gidenler tarafından kullanılan Kuzey Irak söylemi ve buna yapılan itirazdı. Bu itirazın yoğunlaştığı temel argümanlardan biri Irak Anayasası’nda burasının isminin belli olduğuydu. Bu itirazlar sonuç vermiş olmalı ki başta sonuç metni olmak üzere diğer konuşmalarda da Kuzey Irak kelimesi kullanılmamaya başladı. Oradaki gazeteci arkadaşlardan anladık ki bu terim buradaki Kürtleri fazlasıyla rahatsız ediyor.
TÜRK KONSOLOSU İKİNCİ DEFADIR GELİYOR
Platformun çalışmalarını KDP Dış İlişkiler Sorumlu, Bölgesel Hükümetin Kültür Bakanı ve Selahaddin Üniversitesi Rektörü başta olmak üzere bir çok kişi baştan sona takip etti. Konferans iki gün boyunca Kürdistan Tv tarafından canlı olarak verilirken toplantı salonuna başka kamera alınmadı. Konferansla ilgili gelişmeler ve müzakere edilen konular belli aralıklarla Bölgesel Hükümet’in Başkanı Mesud Barzani’ye iletiliyordu. Gerek konferans boyunca gerekse de konferansın sonuç metninin ortaya çıkmasıyla birlikte başta Mesud Barzani’nin en yakınlarında bulunan KDP Dış İlişkiler Sorumlusu Safin Dizayi ve Mesud Barzani’nin danışmanlarından ve partinin ağır toplarından Fuat Hüseyin toplantının önemli bir ezberi bozduğunu ve toplantıyı çok fazla önemsediklerini söyleyerek siyaseten de bunun devamının gelmesi gerektiğini ifade ettiler. Erbil’e ikinci defadır Musul’dan gelen Türkiye'nin Musul Başkonsolosu Hüseyin Avni Botsalı, Türkiye'nin Irak'ın Avrupa'ya açılan kapısı olduğunun, o kapının hiçbir zaman kapanmayacağını söylerken bu sözler ertesi gün gazetelerin birinci sayfalarında en önemli haber olarak göze çarpıyordu. Kürtler başkonsolosun gelmesinden o kadar memnun olmuşlardı ki herkes güzel konuşması için teşekkür ediyor ve Erbil’e muhakkak bir konsolosluk kurulmasını Türkiye’den istiyordu.
Erbil şehir merkezini dolaşırken İran’ın burada iki konsoloslukla hizmet verdiğini ve özellikle Ürdün’ün bu bölgede bulunan parayı çekmek için çok ciddi imkanlar sunduğunu gördük. Şehir merkezi beklediğimizden de modern bir şekilde bizi karşılarken heyettekilerin ortak görüşü bu hızla gelişme devam ederse bölgenin ikinci bir Dubai olacağı yönündeydi. Zaten Kürt katılımcılar da bunu söylerken Türkiye’nin de bir İngiltere olması gerektiğini söylüyorlardı. Federe Kürt Bölgesi’nde bulunan 6 milyona yakın nüfus içerisinde bulunan Türkmen,Hıristiyan, Ezidi, Keldani’lerin haklarının Anayasal güvence altına alındığı ve kendi dilleriyle hizmet verdiğini öğrendik. Özellikle ziyaret ettiğimiz Işık Koleji ve Üniversitesi başta olmak üzere Türk okullarının büyük bir rağbet gördüğünü gördük.
ETYEN MAHÇUPYAN VE RIZA AYHAN UÇAKTA YAN YANA
Heyette çok farklı dünya görüşlerinden çok fazla insan vardı. Bunlardan Gazi Üniversitesi Rektörü Rıza Ayhan ve Gazeteci Etyen Mahçupyan’ın uçakta yan yana koltuklarda seyahat etmesi gözlerden kaçmazken Rıza Ayhan’ın Selahaddin Üniversitesi’nde açılan Türk Dili ve edebiyat Bölümü’nü ziyaret etmesi oldukça anlamlıydı. Ülkücü camiaya yakınlığıyla bilinen Ayhan kendisiyle yaptığımız görüşmede kendisinin on yıl önce buraya geleceğini düşünemeyeceğini ancak şuan burada olduğunu ifade ederek dönüşte bir çok arkadaşının “Orada ne işin vardı” cümlesine maruz kalacağını ama iyi ki geldiğini söyleyerek “Ben diyorum ki bakın Rıza Ayhan burada bunun daha ötesi yok” Ayhan türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün başında kendi üniversitelerinden mezun olmuş bir arkadaşın olduğunu belirterek bölümde Kürtlerden, Türkmenlerden bir çok öğrencinin bulunduğunu ve bunun sevindirici olduğunu söyledi.Selahaddin Üniversitesi Rektörü de Türkiye’den bine yakın öğrencinin burada eğitim gördüğünü ileride yüksek lisans ve doktora için Türkiye ile iş birliği yapmak istediklerini ifade etti.
Kürdistan Tv başta olmak üzere çok sayıda televizyon ve gazete heyettekilerden görüş alıp Türkiye’den gelen aydınların tavrını merak ediyordu. Katıldığım yayınlardan birinde özellikle sorulan bir soru bakış açısını yansıtması açısından oldukça anlamlıydı. PKK’ya nasıl silah bıraktırılabilir sorusuna cevap verirken bunun burada nasıl cevaplandırıldığını sorduğumda spiker “Bizim cevaplar sizi tatmin etmiyor sizi tatmin edecek cevabın peşindeyim” dedi. Bu arada Erbil’de PKK’dan ayrılmış ve şuan Erbil’de yaşayan kişilerle de konuşma imkanı yakaladım. Hepsinin ortak görüşü PKK’nın ciddi bir biçimde silah bırakmaya ikna edilmeye çalışıldığını ancak bunun zaman alacağını söylemeleri oldu.
Platformun son gününde özellikle Türkiye’den katılımcılarla birlikte çekilen halaylar ve söylenen Türkçe ve Kürtçe türküler bize hiç yabancılık çektirmedi. Erbil çarşısında Kürtçe lehçe farkından dolayı Kürtçe anlaşamayan arkadaşlarımıza Kürt garsonun “Neden Türkçe konuşmuyorsunuz o zaman daha iyi anlaşırız” sözü sanırım her şeyi özetliyordu.
NEVZAT ÇİÇEK / ABANT PLATFORMU / KERKÜK /
GAZETECİ - YAZAR
ALTAN TAN: TRT ŞEŞ RUHSATI OLMAYAN KAÇAK İNŞAATTIR
Perşembe, 29 Ocak 2009 15:30
‘TRT Şeş ruhsatı olmayan kaçak inşaattır’
TRT (6) Şeş’i ruhsatı olmayan kaçak inşaata benzeten Altan Tan, Erbakan ve Erdoğan’ın II. Abdulhamid tarzı siyaset yaptığını söyledi. İşte, Altan Tan’ın çarpıcı açıklamaları…
Atlan Tan, uzun yıllardır Kürt siyasetinde aktif kişiliğiyle ön planda. Milli Görüşten CHP’ye kadar bir çok siyasinin danıştığı bir isim. Tan yaklaşık 25 yıllık deneyimlerini “Irak’a Kürdistan Türkiye’ye demokrasi” kitabıyla okuyucuya sundu. Timaş yayınlarından çıkan kitap ikinci baskısını yaparken Tan’ın dile getirdiği görüşler Kürt Meselesi’nde ezberi bozmaya devam ediyor. Halen Diyarbakır’da ikamet eden ve Abant Platformu’nun yürütmesinde yer alan Tan’ın 12 Eylül Diyarbakır Cezaevinde yaşananları bir projenin parçası olarak görüyor. Dindar Kürtlerle seküler Kürtlerin çekişmesini yerinde gören ve kafa yoran Tan’a göre Erbakan ve Türkeş ittifakı bölgeyi tamamen PKK’ya bıraktı. Babası 12 Eylül döneminde Diyarbakır Cezaevi’nde öldürülen Tan’ın ilk defa 12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi’nde görev yapan bir gardiyanın ceza almasını sağladı.Bugün bölgenin tamamen DTP’ye bırakıldığını ifade eden Tan, TRT (6) ŞEŞ’in de kaçak olduğunu söylüyor. Erbakan ve Edoğan’ın Abdulhamit tarzı siyaset yaptığını söyleyen Tan yeni bir model öneriyor “Yeni Ortadoğu Projesi”
Atlan Tan bu kitabı neden yazdı. Neyi amaçladı
Türkiye’de Kürt sorunu öyle bir hale geldi ki körlerin Fili tarif etmesi gibi herkes bir yerini tarif ediyor ve herkes de meselenin çözümü için bir şeyler söylüyor. Ben şunu yapmak istedim:
Bu meselenin dünü nedir. Dünü derken bu Kürtler kim coğrafyası dili dini mezhebi geleneği göreneği nedir. Önce bu bilgi çok kısa ve net anlattım. Bunları anlatırken de bir tarihçi etnograf olma iddiasında değilim. Ondan sonra Kürtlerin İslam öncesi, İslam sonrası, Selçuklu ve Osmanlı dönemini, Birinci Meşrutiyeti, 1. Dünya Savaşını, Kurtuluş Savaşını Mustafa Kemalle, İsmet İnönü ile olan ilişkilerini Demokrat Parti ile Bayar’la olan ilişkilerini çok kısa bilgiler halinde yazdım. Irak İran ve Suriye’deki Kürtleri de anlattım dün neler oldu. Ondan sonra bugünü anlattım bugün nedir nasıl bir dünya var ve Kürt Sorunu bu meselenin neresinde. Ondan sonra yarın. Yarın derken ne yapmak lazım. Dün bugün ve yarın. İstedim ki bu meseleye yabancı olan bir kimse bile eğer bu konuyu merak ediyorsa bu kitabı eline aldığı zaman derli toplu bir fikir sahibi olsun.
Kitabın alt başlığında Irak’a Kürdistan Türkiye’ye demokrasi diyorsunuz bunu biraz açar mısınız.
Tabi Irak’a Kürdistan Türkiye’ye demokrasi derken bir gelecek perspektifi var. Kürt sorununun çözümünü biz Türkiye’de demokrasi ile çözülebileceğini düşünüyoruz. Türkiye’de bir ayrı devlet kurmak veya bir federasyon fikrinin geçerli olmadığını söylüyoruz ve bunu nedenleriyle kitapta açıklıyoruz. Irak’a bir Kürdistan Irak’a özgü ve Irak’ın şartları buna müsait. Şuan kurulmuş bulunan Kürdistan Bölgesel Yönetiminin desteklenmesi hem Kürt ulusalcılarını tatmin edecektir hem fiili bir durumdur hem Türkiye’deki Kürtleri rahatlatacaktır hem de hemen orta vadede entegrasyonu kolaylaştıracaktır. Ama bir şey daha söylüyoruz Irak’a kurulacak Kürdistan klasik ulus devletler gibi olmasın demokratik bir devlet olsun. Türkmenlere, Araplara, Ezidilere, İranlılara kucak açıp bunların bütün kimlik hakkını tanısın gelecekteki entegrasyonu ve çözümü kolaylaştıran bir yapı olsun. Engelleyici ve tersine götüren bir yapı olmasın. Onun için diyoruz Türkiye’nin demokratikleşmesi lazım Irak Federe Kürt Bölgesinin de demokratik bir yapıya kavuşup Türkiye’ye entegre olması lazım.
“Ya tam kardeşlik ya hep birlikte kölelik” derken neyi kast ediyorsunuz?
Bunu Türklere ve Türkiye’yi yönetenlere söylüyorum. Şimdiye kadar kardeşlik hep Kürtlere söylendi işte hepimiz kardeşiz biriz gibi. Ben öyle söylemiyorum. Kürtlere ve Türkiye’yi yönetenlere şunu söylüyorum. Eğer siz Kürt sorununu çözemezseniz Kürtlerle anlaşamazsanız Ortadoğu’da yeni bir birliktelik kuramazsanız bırakınız bölgede etkin bir güç olmayı mevcut devletinizi muhafaza edemeyecekseniz parçalanacaksınız diyorum. Bu tam kardeşlik lafı daha çok Türk halkına ve Türkiye’yi yönetenlere. Ya Ortadoğu’da herkesin hak ve hukukunu elde edeceği kardeşçe yeni bir düzen olacak yada bu işten herkes zararlı doğacak başta da Türkiye zararlı çıkacak. Diğer zararlı çıkanlar zaten zarar etmiş durumda.
“TRT ŞEŞ KAÇAKTIR ALT YAPISI YOKTUR”
Türkiye’de devlet bir ezberini bozdu ve TRT 6 (ŞEŞ) yayın hayatına başladı. Bununla ilgili olarak farklı eleştiriler geliyor. Siz devletin bu açılımını nasıl karşılıyorsunuz. Yeterli buluyor musunuz?
Bununla ilgili iki şey söylemek istiyorum. Türkiye’de bir Nevzat Tandoğan meselesi var. İsmet Paşa’nın meşhur Ankara Valisi. O dönemde Komünist gençleri yakalayıp getiriyorlar buda sorgularına giriyor diyor ki “Oğlum bu ülkeye Komünizm bile gelecekse bunu biz getiririz” yani diyor ki iyi bir şey olsa buna da biz karar veririz siz kimsizin. Şimdi TRT Şeş’e Kürdoloji Enstitüsüne ve hükümetin yapmak istediği şeylere benim yukarıdaki örnek gibi eleştirim var. Devlet ne ne kadar lazım olursa buna ben karar veririm. Ben istediğim kadar veririm sen bununla yetin Allah’ına şükret ve daha fazlasını da isteme. Daha lazım olursa buna da ben karar veririm bu yanlış.
Siz bu bağlamda neye itiraz ediyorsunuz?
Hükümet bunun muhatabı kimse Başbakan Milli Güvenlik Kurulu Derin Devlet eğer Türkiye’de barış demokrasi ve uzlaşma olacaksa bunun mücadelesini verenleri buna katarak onlarla konuşarak onların desteğini alarak onları rahatlatarak bir şey yapması lazım. Takip edilen yol yanlış birincisi bu.
İkinci itirazım şuna ben istediğim kadar veririm. Yani yanağından bir makas alırım başını okşarım çok aşağılayıcı bir tavır. Şuan yapılan hiçbir şeyin kanunu bir zemini ve alt yapısı yok. Yarın birileri mahkemeye başvursa W X Q harfleri için bunlar falan maddeye aykırıdır dese ve yürütmeyi durdurma kararı alsa TRT Şeş kapatılır. Şuan o harfleri kullanıyor diye yargılana görevden el çektirilen bir sürü insan var. Ana dilde eğitim talebinde bulundu diye cezaevinde olan öğrenciler var. Onun için bu yapılan şeylerin çoğu ben şimdi verdim yarında isterim veya bu kadar verdim daha fazlasını vermem mantığıyla değil Anayasa ve yasalarla teminat altına alarak alt yapısı hazırlanarak kanunlar değiştirilerek doğru dürüst yapılması lazım. Sen yaptın yarın başkası gelip kaldırır. Bugüne kadar böyle olmuş. Bu konuda eleştiri getirdiğimiz vakit de zaten bunlar her şeye muhalif “Kardeşim bak Kürtçe televizyon olmuş hala tatmin olmuyorlar halen sesleri çıkıyor” diyorlar. Tabi ki sesleri çıkacak. Siz bana bir mülk veriyorsunuz tapusu yok. Yarın bana çık dediğiniz vakit yahut bu mülkü elimden aldığınız vakit veya muhalifleriniz sizden sonra bana çık dedikleri vakit elimde ne belge var. Belge yok.
Peki bunlar bilindiği halde neden TRT Şeş hükümet tarafından hayata geçirildi.
İki şey için yapıldı bir mecbur kaldı ikincisi seçim yatırımı. Ben tapumu istiyorum doğru düzgün. İmar durumu istiyorum ruhsat istiyorum kaçak inşaatta oturmak istemiyorum. Başbakan belediye reisliği yaptı bunlardan anlar. İmarlı iskanlı ruhsatlı tapu istiyorum.
DEVLETTE MEZAR DÜŞMANLIĞI VAR
Kitabınızda neredeyse gelenek halini alan Kürtlerin birbirini kabul etmemesi üzerinde çok duruyorsunuz. Bunu biraz açalım Kürtler neden birbirini kabul etmiyor.
Birbirini çekememe aslında Ortadoğu halklarının genel bir hastalığıdır. Kavga ihanet Araplar içinde söylenir bu. Yani Araplar birbirleriyle ittifak etmemek üzere ittifak etmişlerdir. Kürtlerde de bu tarihi hastalık var. Bunu 100 yıl evvel Beddiüzzaman Said Nursi’nin yaptığı ve kştapta olan Ey Geli Kurdan isimli makalesinde Kürtlerin üç büyük hastalığını söylemiştir. Biri fakirlik biri cahillik biri de sürekli kavga maalesef bu bir vaka. Bu Kütlerin bir arada durma taleplerini toplu gönderme getirme ve taleplerini kabul ettirme noktasında bir engel
Kürtler bundan bir nebze sıyrılmadılar mı son dönemlerde
Tam anlamıyla sıyrıldılar diyemeyiz. Çıkarları peşinde koşarak kendi taleplerini erteleyen bir sürü Kürt aydını ve ileri geleni var. Ama geçmişe oranla çok ciddi anlamda bir ilerleme var.
Buradan biraz geçmişe yolculuk edelim Şeyh Said hareketini biraz ele alalım. Bu hareketin Kürtler üzerinde ne gibi bir etkisi oldu. Bugün okuduğunuzda nasıl görüyorsunuz.
Şeyh Said din alimi mazlum ve Kürtlerin vicdanında kahramandır. Ama Şeyh Said’in mezarı bugün hala belli değildir. Gömüldüğü yer halk arasında bellidir ama devlet oraya bir anıt veya başka bir şey yapılmasına müsaade etmemiştir.
Anıt derken meramınızın yanlış anlaşılmaması için orayı biraz açalım
Ölüye saygı medeniyetin birinci maddesidir. Bugün Türkiye’deki resmi ideoloji derin devletin bu konuda büyük bir saygısızlığı vardır. Bediüzzaman Said Nursi’nin mezarı belli değildir
,Şeyh Said’in ki Seyit Rıza’nın ki belli değildir. Bir mezar düşmanlığı var. Çok yakın zamana kadar Adnan Menderes ve arkadaşlarının mezarının getirilmesine de izin verilmiyordu. Nazım Hikmet’in de Yılmaz Güney’in de mezarının getirilmesine izin verilmiyordu. Yani bu sistemin ölüye de saygısı yok. Onun için bu anlamda bu mezarların ortaya çıkarılması veya ailelerin mezarlarının başına bir mezar taşı dikmeleri en basit bir insanlık kuralıdır. Bu olduğu zaman her şey düzelmeyecek ama bir insanlık kaidesi yerine gelecektir.
ABDULHAMİT SİYASETİNİ ERBAKAN VE ERDOĞAN DA UYGULADI
Said Nursi ve Sultan Abdülhamit arasındaki siyaseti kitapta oldukça farklı işlemişsiniz. Sultan Abdulhamit’in Üstad’a uyguladığı siyaset sizce bugün hala uygulanıyor mu?
Sultan Abdülhamit İslamcı bir politika takip ediyordu. Ve o dönemde 1907’ de
Kendisi de büyük bir İslam müteffekiri olan Said-i Nursi’de İstanbul’a geldi. Sultandan şunu istedi dede ki: “Kürtlerin üç büyük hastalığı vardır fakirlik, cahillik ve birbirleriyle kavga etmeleri. Bunun da çaresi çalışmak el ele vermek ve okumak. Çare Bitlis’te Diyarbakır ve Van’da birer üniversite açmak. Bunun ilkini de Van’da Medresetül Zehra dediği üniveristeyi hayata geçirmek. Burada hem İslami ilimleri okutalım hem de müspet ilimleri okutalım. Burada Arapça, Kürtçe ve Türkçe öğrenim yapalım. Arapça vacip, Türkçe lazım, Kürtçe caiz . Öğretmenleri de Kürtçe bilenlerden seçelim. Yüz yıl evvel köklü bir çözüm. Ama o İslamcı Padişah tıpkı bugün tırnak içinde İslamcı siyasetçiler Erbakan ve Tayip Erdoğan gibi Said-i Nursi’yi dinleyeceklerine o dönemin Kürt ağa ve cahil şeylerini yöneldiler. Belirli insanları İstanbul’a çağırıp onları paşalıkla ödüllendirip “Oğlum” diye hitap eden Sultan Said-i Nursi’yi de tımarhaneye attırdı. Bunların sorgulanması lazım. Said-i Nursi’ye maaş bağlatıp mevki vermek istedi siz bana rüşvet mi veriyorsunuz. Ben sizden halkım ve milletim için başka bir şey istiyorum. Eğer rüşvet lazımsa duydum ki İstanbul’da her şey rüşvetle hallediliyormuş ben de İstanbul’a kellemi getirdim. İslamcı padişah İslamcı aydını alimi tımarhaneye attırdı.
Bugün de durum aynı mı?
Bugün de durum aynı. Ak Parti’nin Hakkari ve Mardin milletvekilleri korucu başlarıdır. Bugün de Kürt meselesini çözerken bu meseleye kafa yoran emek veren Said-i Nursi’nin yolundan giden ciddi insanlarla değil bu karikatür tipi insanlarla iş götürülmeye çalışılıyor.
DERİN GÜÇLER DİNDAR KÜRTLER YERİNE SEKÜLER KÜRTLERLE TEMASTA
Burada hayati bir soru var aslında. Siz geçmişte milli görüşte Erbakan ve Tayip Erdoğan’a da bu meselenin çözümü noktasında bayağı rapor verdiniz. Aktif olarak çalıştınız ama görüyoruz ki Kürt meselesinin çözümünde ortak akıl bir türlü devreye girmiyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz.
Bunun iki sebebi var. Bir Türkiye’deki İslamcıların bilinç altı ümmetçi değildir. Milliyetçidir ve büyük bir kısmı Türk İslamcıdır. Türkiye’deki İslamcı kesimin hatta komünistlerin bile bilinç altı milliyetçidir. İki bu hareketler derin devletin çizdiği çizginin dışına çıkmak istememişlerdir. Necmettin Erbakan, Recai Kutan ve bölge politikalarının belirlenmesinde yıllarca tek belirleyici ve söz sahibi olan Fehim Adak Kürt sorunu ile ilgili bir tek kişinin önünü açmamışlardır siyaseten. Denilebilir ki Erbakan Şeyh said’in torunu Fuat Fırat’ı milletvekili yapmıştır ama Abdülmelik Fırat’a hiçbir dönemde yol vermemiştir. 1977 yılında birinci sırada aday göstereceklerini söylemelerine rağmen üçüncü sıradan aday yapılmıştır.İslami konularda hassas karizma olabilecek insanları ön plana çıkarmamışlardır. Kazara bu barajı aşan insanlar da geri planda bırakılmışlardır.
Devlet Kürtleri muhatap almak istiyor ama Müslüman Kürtleri muhatap almak istemiyor. Bunu Aysel Tuğluk söyledi. Gelin bizi dövmeyin. Türkiye için esas tehlike Siyasal İslam’dır, Ilımlı İslam’dır gelin biz birlik olalım DTP’nin laiklik anlayışıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin laiklik anlayışı aynıdır beraber birleşelim Müslümanları dövelim. Bunlar gizli saklı olmuyor ama kendine Müslüman’ın diyenler bunu neden böyle yapıyor. Esas tartışılan konu bu bunların tartışılması lazım.
PKK KÜRT MODERNLEŞMESİNİN MOTOR GÜCÜDÜR
İslamcılar Kürt meselesinde sanki biraz uzak kalmayı seçiyor, dokunmuyor gibi
Makama mevkiye dokunuyor. Birisinin ihalesine kredisine dokunuyor böyle ama biz bunları konuşmak durumundayız.İçerideki derin güçlerde uluslar arası güçlerde Kürt meselesinde muhatap olarak seküler ve laikçi Kürtleri muhatap almak istiyor. Bunun en önemli kırılma noktalarından biri Türkeş ve Erbakan ittifakıdır. O ittifakla bölge tamamen PKK’ye terk edilmiştir bilinçli bir şekilde. Bugünde aynı şekilde Ak Parti içinde de diğer partiler içinde de İslami kimliği ve Kürt hassasiyeti ön planda olan insanlara yol verilmemektedir. Siyaset aynıdır. Onun için sistem aslında PKK’nin bitmesini istememektedir.
PKK Kürt modernleşmesinin motor gücü olarak yorumlanabilir mi?
PKK Kürt modernleşmesinin en önemli araçlarından biridir bunu kitabımda uzun- uzun anlattım. Yani PKK ile CHP’nin bir dönem Türkiye’de yaptığını aynısı Kürtler üzerinden yapılmak istenmiştir. Bunu Baas Partisi Suriye ve Irak’ta yapmıştır. İran Şahı İran’da yapmıştır Cemal Abdülnasır Mısır’da yapmıştır. Bu toplumun tarihi ile kültürü ile ve bütün dinamikleriyle savaşarak olmaktadır. Yani tabiri caizse Trol ile balık avlanmaktadır. Trol nedir denizin dibine ağı atarsınız sürüklersiniz ne varsa yavru, mercan yosun çöp ne varsa sadece balıkların değil denizin bütün doğasını tahrip edersiniz. Biz Müslümanlar olarak Türk,Kürt, Arap fark etmiyor trolle balık avlanmasına bu coğrafyada karşıyız. Efendim siz modernleşmeye karşı mısınız siz medeniyet düşmanı mısınız ? E biz Fransız Jakoben laikçiliğini aynen taklit etmek zorunda mıyız? Modernleşmenin bile her kültürde uygulanan modelde ayrıdır. Yani külahımız sarığımız ve takunyamız var diye okuma yazma bilmiyor zannetmesinler.
Kürtlerin çok dindar bir halk olduğunu ve geçmişte de siyasi yapısını şekillendirdiğini biliyoruz. Fakat bu kadim gelenek bugün Kürt siyasetinde etkin değil. Dindar Kürtler neden seküler Kürtler kadar Kürt siyasetinde etkin olamıyor?
Bunu iki şeye bağlıyorum. Birincisi zaten Kürt kelimesini ağzınıza aldığınız zaman bölücülük milliyetçilik ve ırkçılıkla suçlanıyorsunuz. İslami cemaatler ve gruplar içerisinde dışlanmaktan korkuyorlar birincisi bu. İkincisi ideolojik endişe ki bu daha çok dünyevi bir endişedir. Bugün gazeteler dergiler televizyonlar belirli grupların elindedir. Bunların politikalarının dışında bir tavır sergilediğiniz zaman siyasetten de medya dan da ticaretten de diskalifiye olursunuz. Bu kadar riski göze alamıyorlar.
YARIN: Seküler Kürtler ve dindar Kürtler arasındaki çekişme nereye doğru gidiyor. Yerel seçimde DTP ve Ak Parti’nin bölgedeki durumu nedir. Bölge kim tarafından DTP’ye bırakıldı. Erbil’de düzenlenecek Abant Platformunun toplantısında neler konuşulacak-12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi neden bir projeydi. Babasının Diyarbakır Cezaevinde öldürülmesinde ilk defa Time Türk’e açıkladığı sır neydi. Özal için ne dedi Tan’a göre Özal nerede hata yaptı. Yeni Ortadoğu Projesi nedir. Bundan sonra bölge nelere gebe olacak
YARIN:
Seküler Kürtler ve dindar Kürtler arasındaki çekişme nereye doğru gidiyor.
Yerel seçimde DTP ve Ak Parti’nin bölgedeki durumu nedir.
Bölge kim tarafından DTP’ye bırakıldı.
Erbil’de düzenlenecek Abant Platformunun toplantısında neler konuşulacak.
12 Eylül’de Diyarbakır Cezaevi neden bir projeydi.
Babasının Diyarbakır Cezaevinde öldürülmesinde ilk defa Timeturk’e açıkladığı sır neydi. Özal için ne dedi.
Tan’a göre Özal nerede hata yaptı.
Yeni Ortadoğu Projesi nedir.
Bundan sonra bölge nelere gebe olacak